21 Temmuz 2015 Salı

Bir Sonbahar gecesinde uyanıktı belki de, ta saatinin alarmı çalana kadar

Mutlu bir sonbahar gününden geriye havanın kararmasına dakikalar kala… Rüzgârın kulağıma bir şeyler fısıldadığını hissedebiliyorum. Sanki anlatmak istediği bir şeyler vardı bana. Yaprakların ağaçtan düşüp yere değerken çıkardığı sesin içimde uyandırdığı duygu. Daldan düşen yapraklar ve rüzgârın hafif hafif, içtenlikle söylediği nağmeler benden hoşlanmış gibiydi. Saçlarımı dağıtıyor ve benimle dans edercesine tatlılıkla esiyordu. Kulağım diğer yandan uzaktan uzağa, inceden inceye gelen bir sesi anlamlandırmaya çalışıyordu, daha çok sonbahar akşamına yakışır şekilde çalınan, kemanı andıran… Belki de bu sesi çok uzaklardan gelen kayıkçıların ve martıların çıkardığı sesler oluşturuyordu, bilmiyorum. Her şeyiyle sonbahara yakışır bir akşamdı o akşam. Kafamın içi uzaklardan görünen deniz kadar berrak ve sakindi. Tek başıma o bankta oturmuş, hayatı seyrediyordum.
           
Nasıl olduğunu anlamadım ama birden sen belirdin sağ tarafımda. Nasıl bu kadar sessizce yanıma yaklaştığını merak etmiştim doğrusu. Belki de ben çok dalgınım, geldiğini anlamayacak kadar, her neyse. Geldin ve bankın sağ tarafına usulca oturdun. Dikkatimi çeken ilk şey kahverengi uzun saçlarındı. Rüzgâr saçınla dans ediyor, gözünün önüne getiriyordu. Sadeliğin güzellik bulmuş haliydin. Geldiğin andan beri sana bakıyor, gözlerimi alamıyordum senden. Sen denizi seyrediyordun, yakaladığın bir sese de kulak verip. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, dikkatimi çeken bir şeyler olduğunu söylüyordu. Belki de –benim gibi- sen de kemanı andıran o sesi anlamaya çalışıyordun. Bir zaman sonra kafanı yavaşça bana doğru çevirdin. O an ağaçların baharda olduğu gibi tekrar yeşile büründüğünü, akşam sakinliğine dalmış daha coşkulu dalgalandığını, martıların yorgunlularını unutup daha hızlı uçtuklarını hissetmeye başladım. O anda aklım bir kâğıt parçası gibi hafiflemişti; rüzgâr aldığı gibi uçurdu, nereye uçurduğunu kendisi bile bilmeden. O anda donup kalmıştım, ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne demeliydim, ne demeliydim de bu nefesimi kesen zamana bir son verip normale döndürmeliydim. Çünkü kendimi hissetmiyordum ve sen bana bakınca; çünkü vücudum kaskatı kesilmiş, hareket edemiyordum; çünkü ucu bucağı olmayan sonsuzluk geçiyordu içimden. Sana dokunmak istiyordum, rüzgârın şarkılar okuduğu saçlarına, bana içten içe gülümseyen ve gamzelerini ortaya çıkaran yanaklarına, o narin omzuna. Fakat büyülemiştin beni, bunların hiçbirini yapamıyordum. Her şeyin normale dönmesi için rüzgârı ve o sesi duymak istiyordum yeniden. Fakat duyabildiğim tek ses, nefesindi. Sakin, durgun, dinlendirici nefesin. Tüm seslere değişebilirdim. Bu ses; çok garipti ama öyleydi.

            Hisli, derinden gelen bakışlarla bana baktığın an fark ettim. Gözlerin çok derinden bakıyordu, konuşuyordu gözlerin, evet, gözlerin içten içe konuşuyordu benimle. Rüzgârın sana dediklerini anlatmaya çalışır gibi. Ama susuyordun sen, neden konuşmuyordun sahiden? Kelimelerin yetemeyeceğini mi düşünüyordun yoksa? Yoksa anlatmak mı istemiyordun? Ya da o sonbahar akşamının o asil sessizliğini mi bölmekten mi kaçınıyordun? Belki de konuşmasan da seni anlayacağımı düşünüyordun, bilmiyorum cevabını. Tek bildiğim gözlerinin benimle konuşmak istemesi.
           
Sessizliği bölmek istemedin. Bana bakmayı bırakıp denizi seyretmenden tahmin ediyorum ki. Yakamozu izliyordun, bense sana bakmaya devam ediyordum. Rüzgârın saygıyla taşıdığı tuz kokusunu içime çekiyordum. Ohh, tertemiz ve ferah… Fakat heyecanım hala devam ediyor, yatışmıyordu bir türlü. O sonbahar gününden geriye kalan saatler sanki sonsuzluğa akıyordu. Dünyanın en güzel yerini sorsalar tam olarak sağ tarafımı tarif ederdim; gözlerindeki masumiyeti… Usulca denizden gelen tuz kokusunu her burnuna çekişinde sanki benden de bir parça içine dolardı. Bu durumdan memnun olduğunu düşünürdüm yüzündeki mutluluğu okuyunca. Huzur doluydun burada. Rüzgârın sana fısıldadığı şeyler sanki hoşuna gidiyordu. Yere düşen yaprakların çıkardığı ses gecenin orkestrasına eşlik ederdi.

Birdenbire artık konuşabileceğini fark ettim, artık özgürdüm, seninle konuşabilecektim. “Nasılsın?” dedim sana, ilk dediğim şey bu oldu. Şaşırmıştın adeta böyle bir şey duymayı beklemiyordun benden belki de. Kafanı yavaşça bana doğru çevirdin ve tekrar bana bakmaya başladın. Tekrar bana bakıyordun, gözlerime, en derinime. Gözlerin, çok güzeldi. Uzun uzun baktın yine. Vereceğin cevabı merak ediyordum. Ne söyleyecektin bana? Tüm dikkatimi sana vermiş seni izliyordum. Konuşmaya başlamadan önce aldığın nefesi hissedebiliyordum. Sanki o nefesle bir

likte ben de toz olmuş havaya karışmıştım. Söylediğin tek bir şey beni olduğum yerden uçurmaya yetebilecek güçteydi. Nedense kendimi çok hafif hissediyordum. Etrafta senden ve benden başka kimse yoktu. Sadece ikimiz vardık, beraberdik. Ve ben hazırdım, bir toz bulutu kadar hafiflemiş kendimi artık sana bırakmıştım.


            Hazırdım, ne söyleyeceksen hazırdım, söyleyeceğin her şeye hazırdım, senindim tamamen. Ve beklediğim o an gelmişti. Konuşmaya başlıyordun! Ama hayır, hayır, bu mümkün olamaz, mümkün değil! Öylesine gerçek, öylesine sıcak, öylesine içtendi ki ihtimal dahi verememiştim buna. Belki de unutmuş olmalıydım. Her şey o kadar güzel ve büyüleyiciydi ki o an… Lanet olası alarm!

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Lale Camii


Lale Camii, 13. Asır... Kitabeye öyle yazmışlar. İnşa tarihinin son iki hanesi kadar önemsiz insanların gözünde. Yıllar önce küçük bir çocuk iken, hemen arkasındaki Melikgazi Kümbeti'ni dikkatlice inceleyerek aldığı düzensiz notları içinde bir tomar kullanılmış kağıt bulunan adi, şeffaf bakkal poşetine koymakla meşgul; acayip kılıklı, sıska ve orta yaşlı Kayserili ya da Kastamonulu olması muhtemel bir seyyaha sormuştum ahvalini. "Bunlar buranın namusudur!" dedi durumdan memnun olmadığını belirterek; lafı kısa tutmuş, öz konuşmuştu.
Çocukluğumu birlikte mahalle ile şehir merkezi arasında mekik dokuyarak geçirdiğim mavi magirusların meskeni de Lale Camii'nin hemen aşağısıdır. Bu nedenle hayatımda önemli yer tutar bu küçük cami. Hem yakınlarında bulunan Cacabey Camii ve Hoca Ahmed Yesevi Camii gibi iki büyük ibadethanenin gölgesinde olmanın verdiği garibanlık hem de hayli uzun süren restorasyon sürecinin sebep olduğu yorgunluk ile Lale Camii secdeye koyulacak başlar, rükûya eğilecek beller, tesbih çekecek eller bekliyor.

Murathan Aktürk

Sekiz Çekmece Bloggger

Merhaba arkadaşlar, sizlere sekizcekmece.blogspot.com.tr 'yi sunmaktan memnuniyet duyarım. Yenilikleriyle blogger standartlarını aşan yapısıyla karşınızda.



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Doğum

   
   Duygusal müzikler dinleyip etrafa gülücükler saçan bir ben miyim? Sebepsiz yere insanlarla konuşan. Ya da sebepsiz yere seviyormuş gibi yapan. Hiç yalnız değilmiş gibi davranan. Nereye gitmeliyim? Bu sefer nereye kaçmalı? Duygularımı nereden atmalıyım? Kime kızmalı, kimden öfkemi çıkartmalı, sonra da vicdan yapmalıyım? Kimin gözlerinden gözlerimi kaçırmalı, kimden hiç ayırmamalıyım? Kiminle gerekli şeyler konuşmalı, kiminle saçmalamalıyım? Bugün neden varım? Ve yarın yine neden var olacağım? Var olmak. Ne için kim için?
  Yalanların ve soruların asla bitmeyeceğini bilmeden bıraktım düşüncelerimi içime. Öyle ağız dolusuydu ki yalanlarım tükürmüyor kusuyordum hepsini. Kendime, herkese, her şeye. Özgürlüğümü kendim kısıtladım ben yalanlarla. Gitmem gereken her yere gittim. Gitmek istemedim. Ama gittim.
  Gitmek. Gitmek için atılmak. Atılmak için fırlamak. Rahimden fırlatılmak. Evet aslında tek yapılan bu. İçinden atmak. Atılmak. Çünkü içeride duramamak. İnsanoğlu hapisten korkuyor. Beklide tek korktuğu şey bu. Anlamaya başladığımız anda büyüyüp oraya sığmak istemiyoruz. Gerekli büyüme gerçekleşince de fırlatılıyoruz. Daha doğrusu zorla kendimizi fırlattırıyoruz.

  Fırlatıldıktan hemen sonra başlıyor boğulma ve pazarlık. Kendi nefesinde boğulmak. Nefes alırken boğulmak üstelik. Nefes ala ala boğulmak. Nefes vere vere. Parayla alınamayan bir şey söyle diye sordu filmde 'Hava' dedi adam. Yanlış! Asıl en büyük ödemeyi havaya veriyoruz. Hayatımızı onun üzerine ipotek ettiriyoruz. Almadığımız an ölmüyoruz. Öldüğümüz an almıyoruz. Çünkü ciğerlerimizde verecek hayatımız kalmıyor.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Anı

Saat sabaha karşı dörttü. Uykuyla cebelleşen göz kapaklarım bugünde her gece olduğu gibi uykuya yenik düşemiyordu. Yine derin hülyalardaydım. Saate baktım, gördüğüm kabusun etkisiyle sırılsıklam uyanışımın üzerinden üç saat geçmişti. Üç saat. Düşünmekten kafayı yemek için iyi bir zaman dilimi.Ama alışmıştım artık. Bu kötü bir alışkanlıktı. Sonra bir ses duydum. Gerçek olamayacak kadar güzel, naif bir ses.. İçimde, yüreğimde, bütün kötüleri, korkuları, acıları ezen bir ses. Daha iyi duyabilmek için bedenimi hafifçe öne doğru kaldırdım. Kulaklarımı zenginleştiren bu naif ses bana yetmedi. Daha fazlasını istedim ve ayaklarımı sarkıtıp yatağımdan indim. Çok yavaş hareket ediyordum. Biraz daha net duymak için cama ilerledim. Dışarıdan gelmiyordu bu can yakıcı ses. Odamın kapısına yaklaştığımda bir türkü çaldığını anladım. Ne dediğini anlayamıyordum. Anlamakta istemiyordum. Ama bir yandan da ruhumu ezen ve kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda ki hissettiğim huzurla nasıl baş başa bıraktığını merak ediyordum.İki zıt duyguyu nasıl aynı anda hissedebiliyordum? Daha fazla kurcalamadım.Ne önemi vardı ki. Çok güzel şeylerden bahsettiği kesindi. Geç olsa da anladım, babam yine memleket türküsü dinliyordu. Zar zor çalışan, cızıltılı radyodan çıkan kadın sesi sadece beni buhrana uğratmamıştım. Kapıyı araladığımda anladım. Babam elinde ölen babasının resmiyle yerde çökmüş oturuyordu. Arkası dönüktü suratını göremiyordum. Görmekte istemiyordum. Biliyordum ki inci tanelerini tazeliyordu. Biriktirdiklerini akıtıyordu. Bu manzaraya alışkın değildim. Hiç alışkın değildim.. Onu hiç ağlarken görmemiştim. Ama iyi ki duymamışım diyorum.Sesi bile yetmişti neler hissettiğini anlamaya.
Bu kederin onu dağların ardında yapayanlız bıraktığını biliyordum. Beni en çok mahfeden de buydu..

25.04.2015

7 Temmuz 2015 Salı

Yanaklarında Ürkek Bir Kelebek Gibi

Bakışlarım,
belki de saçlarında
Meçhule uzanan bir umut
karışıyor damarlarıma.
bakışlarım,
yanaklarında ürkek bir kelebek gibi
yalnız ve kimsesiz
bir maşuk edasıyla
dolaşmıştır.








yusufkenanduran

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Emel Sayın - #KemalSunalırahmetleanıyoruz


O zamanlar tığ gibi delikanlı,cepte para çok.Oyuncu bir de,Mavi Boncuk filmini cekiyoruz,bir gün setten çıktık,eve gidiyoruz,ben Laleli'de oturuyorum,Kemal,benden önce çıktı,herkes yevmiyesini almış,taksiyle giden gitti,kendi arabasıyla giden gitti,ben baktım ki Kemal yürüyerek gidiyor,üç kilometre var gideceği yer.Her gün yuruyerek gidip geliyor,merak ettim,nereye gidiyor bu adam böyle diye.
Uzun süre yürüdü,sonra bir bankta bir adam yatıyordu,kaldırdı adamı,bir şeyler konuştular,sonra cebinden para çıkarıp verdi.Şaşırmıştım,sonra biraz daha ilerde bir lokantaya girdi,bir şey yemeden çıktı,oraya da para verdiğini görmüştüm..
Bıraktım takibi,banktaki adama yaklaştım,'tanıyor musunuz o az önce size para veren adamı?' dedim.
'Adını bilmem,sormam da,her gün para verir bana..'dedi,
Teşekkür ettim,
az ilerdeki lokantaya gittim,
'Az önce gelen beyin borcu mu var size?'dedim,tanımadılar beni,
'Kemal abi'nin mi,yok hayır bize her gün evsizler uğrar,yemek yediririz,o da sağolsun,onların yemek masrafını öder..'
dedi..
Ertesi gün Kemal'in yanına gittim,
'Sen ne güzel bir adamsın ya..'
dedim,ne olduğunu anlayamadı,
sarıldım ağladım..
'Ölme sen benden önce..' dedim,
dinletemedim...
- Emel Sayın -
Büyük ustayı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz..
03.07.2000

Altıntıdır.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bazen



Bazen



Bazen hayallere kapılırız. Sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara rağmen…

Bazen çok mutlu olmak isteriz. Çevremizdeki mutsuz insanlara rağmen…

Bazen zenginlik isteriz. Dünyadaki aç insanlara rağmen…

Bazen bir umut bekleriz. Hayatında bir kere bile umut edememişlere rağmen…

Bazen daha güzel bir yüz görmek isteriz. Aynadan kaçan onca insana rağmen…

Bazen uyanıkken sarhoş olmak isteriz. Daha uyanamamış olanlara rağmen…

Bazen her şey bizim olsun isteriz. Hayatta hiçbir şeyi olamayanlara rağmen…

Bazen çok hızlı koşmak isteriz. Daha yürümeyi başaramayanlara rağmen…

Bazen herkes gitsin isteriz. Son anlarını bile yalnız yaşayanlara rağmen…

Bazen kılımız kıpırdamaz. Bizden mucize bekleyenlere rağmen…

Bazen kocaman bir dünya isteriz. Küçücük kulübelere rağmen…

Bazen vazgeçeriz yaşamaktan. Ölümün kıyısında duranlara rağmen…




Abdulkerim Çiftci