Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ekim 2015 Pazartesi
12:25
Yazar YUSUF K. DURAN
KategoriDeneme
sekiz cekmece
Yazar
Yusuf Kenan Duran
Yorum Yok
Devamını Oku
18 Temmuz 2015 Cumartesi
Lale Camii
Lale Camii, 13. Asır... Kitabeye öyle yazmışlar. İnşa tarihinin son iki hanesi kadar önemsiz insanların gözünde. Yıllar önce küçük bir çocuk iken, hemen arkasındaki Melikgazi Kümbeti'ni dikkatlice inceleyerek aldığı düzensiz notları içinde bir tomar kullanılmış kağıt bulunan adi, şeffaf bakkal poşetine koymakla meşgul; acayip kılıklı, sıska ve orta yaşlı Kayserili ya da Kastamonulu olması muhtemel bir seyyaha sormuştum ahvalini. "Bunlar buranın namusudur!" dedi durumdan memnun olmadığını belirterek; lafı kısa tutmuş, öz konuşmuştu.
Çocukluğumu birlikte mahalle ile şehir merkezi arasında mekik dokuyarak geçirdiğim mavi magirusların meskeni de Lale Camii'nin hemen aşağısıdır. Bu nedenle hayatımda önemli yer tutar bu küçük cami. Hem yakınlarında bulunan Cacabey Camii ve Hoca Ahmed Yesevi Camii gibi iki büyük ibadethanenin gölgesinde olmanın verdiği garibanlık hem de hayli uzun süren restorasyon sürecinin sebep olduğu yorgunluk ile Lale Camii secdeye koyulacak başlar, rükûya eğilecek beller, tesbih çekecek eller bekliyor.
Murathan Aktürk
15 Temmuz 2015 Çarşamba
Doğum
Yalanların ve
soruların asla bitmeyeceğini bilmeden bıraktım düşüncelerimi içime. Öyle ağız
dolusuydu ki yalanlarım tükürmüyor kusuyordum hepsini. Kendime, herkese, her şeye.
Özgürlüğümü kendim kısıtladım ben yalanlarla. Gitmem gereken her yere gittim.
Gitmek istemedim. Ama gittim.
Gitmek. Gitmek için atılmak. Atılmak için fırlamak. Rahimden fırlatılmak. Evet aslında tek
yapılan bu. İçinden atmak. Atılmak. Çünkü içeride duramamak. İnsanoğlu hapisten
korkuyor. Beklide tek korktuğu şey bu. Anlamaya başladığımız anda büyüyüp oraya
sığmak istemiyoruz. Gerekli büyüme gerçekleşince de fırlatılıyoruz. Daha
doğrusu zorla kendimizi fırlattırıyoruz.
Fırlatıldıktan hemen sonra başlıyor boğulma ve
pazarlık. Kendi nefesinde boğulmak. Nefes alırken boğulmak üstelik. Nefes ala
ala boğulmak. Nefes vere vere. Parayla alınamayan bir şey söyle diye sordu
filmde 'Hava' dedi adam. Yanlış! Asıl en büyük ödemeyi havaya veriyoruz.
Hayatımızı onun üzerine ipotek ettiriyoruz. Almadığımız an ölmüyoruz. Öldüğümüz
an almıyoruz. Çünkü ciğerlerimizde verecek hayatımız kalmıyor.
8 Temmuz 2015 Çarşamba
Anı
Bu kederin onu dağların ardında yapayanlız bıraktığını biliyordum. Beni en çok mahfeden de buydu..
25.04.2015
27 Haziran 2015 Cumartesi
Zaman Vakit Kaybı
Vakit geçirmek için yaşayanlardan olmadım hiçbir zaman. Ama vakit yinede geçip gidiyor. Yaşadıklarımıza dönüp bakıp büyümüş hissediyoruz. Yılmadan. Her yıl. Sanki tek büyüyen kendimizmişiz gibi böbürleniyoruz. Canımız sıkkınken de hep çocuk kalsak diyoruz. Ama hala çikolata kavonozuna kimse görmeden parmağımızı daldırıyoruz ya da terliyken soğuk su içmemiş numarası yapıyoruz.
Bir sürü hayatlara dokunup geçiyoruz. Dostlara, Sevgililere. Hep aşık oluyoruz. Bazen sevişiyoruz . Tabi bazen aşık olup hep sevişenlerde var. Yalandan korkmuyoruz. Çünkü yalanlara inanmayı en çok kendimiz seviyoruz.
Bazılarımız rakıyı sek içiyor. Ben içemem asla. Ama yine de bunu teklif etseniz hayır demem. En çok da bu yoruyor insanı bildiği hatalara düşmek. Milyon kere konuşup bir kere düşünenlerden kaçtım hep. Ben milyon kere düşünüp bir kere konuşurum da diyemiyorum. Bazen çok konuşurum. Bazen hiç konuşmam. Ama hep düşünürüm.
Dostlarımı seyrederim genelde. Severim onları. Dost çoktur bende. Ara da selamlaştığım.Dost gibi görünen de çoktur. En çok da onları severim. Yalanlarını yakalamayı. Onlara karşı salağı oynamaya bayılırım.
Büyüyoruz. Kendimizi bir bok olduk sanıyoruz. Artık karşıdan karşıya geçerken sağımıza ve solumuza bakıyoruz da tekrar sağ tarafa bakmaya gerek duymuyoruz. Bisikletin çıkmış zincirini ellerimizle değil bir peçete parçasıyla takıyoruz yerine. Galiba bu kadar yeter. Sizleri seviyorum. Bazılarınızı. Eminim ki sizlerde beni seviyorsunuzdur. Bazılarınız.
21 Haziran 2015 Pazar
Sis
Gözlerini yavaşça kapattığını gördüm. Öylesine bıkmış. Gözleri açıkken hayatı damarlarıma işletebilirdi oysa. Ama o kapatmayı seçti. Damarlarımda tekrar kan dolaşmaya başladı; beynim düşünmeye mahkum kalmış hissetti. Hissetmeyi düşündüm sonra. Kirpiklerinin gün içinde tozla uğraşırken neler hissedebileceğini. Sanki hayat gözlerinin etrafında dönüyordu.
Sonra sislerin bedenimi ele geçirmesini bekledim. Beklemek bir erdemdi. Sisi bile olsa bekleyebilmek. Beklemeye geç kalmamak için erken giderdi hep duygularım. Sonra beklerdi. Beklerdi. Beklerdi. Elbette kimse gelmedi. Sislerde gitmedi zaten. Hep buğuluydu beklentiler ve denildiği gibi her zaman üzdüler.
Gölgeler gibi yaşamak zordur bazen. Yasaklar, durmak, onlarla nefes almak, almak zorunda olmak. Kimse kurtaramaz seni o kafesten. Dışından altın olsa da içinde için içini yiyen, olmak isteyip de olamadıkların ve hepsinden önce düşüncelerin içinde idama mahkum bir adamın son günü gibi hapistir. Dar görüşler gardiyan gibidir, bakışlar, sözler. Sen, sen olamazsın asla, oldurmazlar.
Naile Caprak
Naile Caprak
28 Mayıs 2015 Perşembe
I. Mektup
Neyse artık kelamın da bir değeri kalmadı. Haftalardır oturuyorum ya şu masaya, alınca kalemi elime öylece donup kalıyorum. Ne desem, ne yazsam, nereden başlasam? Anladım ki belli bir yerden başlanamayacak kadar çok zaman geçmiş, belli bir yerinden başlanamayacak kadar çok an'ı var kapının hemen yanı başında bekleyen. Her biri hesap sormak niyetinde yazılmış veyahut yaşanmamış olana.
Kusura bakma geç kaldım sevgilim. Bir hayli geç kaldım, biliyorum. Birer birer kaybederken sahip olduğum ve yahut öyle zannettiğim ne varsa, hepsine geç kaldım. Biliyor musun, bir yerden sonra artık yetişemiyor insan. Yorulup belki bir köşe başında, kaldırım taşlarından herhangi birine öylece oturup kalıyor. Bazen yığılıyor kaldırım taşlarına, ardından koşmak istediği, yanında yürümek istediği ne varsa dalgaların kıyıya çarpıp denizin içine tekrar yığılışları gibi yığılıyor. Ve bir anda sessizlik kaplar, zaman yavaşlar, yürek sıkılır. Bir anda olurmuşcasına gelir insana her şey, bir anda. Oysa akrep, yelkovanı defalarca geçmiştir 12’nin önüne gelmeden. Saatlerimizi kendimize göre ayarlamalıydık, oysa şunu unutmadan; biz her ne kadar yorulsak da saat işlemeye devam eder. O gün; o gün dediğime bakma hangi yıl olduğundan dahi emin değilim. Yaptığım bir hata var: Yapacak hiçbir şeyim kalmayınca, hiçbir şey yapmamayı seçtim. Belki yanıldım belki hayatımın en doğru kararıydı. Sana her geçen gün geç kalırken, artık koşmaktan vazgeçmiştim …
Haberdar olduğunu bile zannetmediğim bir sessizlik, bir karanlık haliydi yaşadığım. Zamanımız tükenmişti belki de. Ömür bitmişti kim bilir ama ben sudan çıkmış bir balığın can havliyle betona çarpışını gördüm. Kalabalığın orta yerinde kayboluşumu seyrettim ve sen hiç orada yoktun. Belki de hiç olmamıştın. Her şey benim kendi kendime anlattığım bir hikaye veya bir oyundu belki de.
Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.
Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.
26 Mayıs 2015 Salı
Kaçıncı Son
- Bunları söylerken o müzik bir
yerlerden çalmaya devam ediyor, müzikte ruh bulur notalar; tıpkı aşkın ondaki
yeri gibi… Müzik, hatırladığım son fotoğrafı gözümde canlandırma. (Biraz
duraksar.) Bir sigaranın daha sonu, kaçıncı son, baştan yaşanan yaşamlar, denk
gelirse de seninki.Güneş çarptıkça titriyor yansımalar, her şey yaşam kadar
canlı, oluşan görüntüler gayet net. Boşluğu yavaş yavaş şehir görüntüsü
oluşturuyor. Ve yine aynı yer… Dışarıdan gelen kalabalığın sesi, belki anlam
kazanırsa ince bir ses, “yoksa o mu geçiyor” dedirtecek kadar tanıdık.
Merdivenlerden inen birisi, çocuk sesleri, geçmişi hatırlatıyor hepsi. Güneş
akşama devretmek üzere. Bu vakitte beliren ay, gecenin yalancısı. Ama eminim bu
sefer gece olacak. Sesler, sesler giderek kayboluyor, zaman geçtikçe sade bir
siyahlık. Bir akşamüstü, sanki her şey yavaş yavaş eriyor gibi, bir bitkinlik
hikâyesi.
-Akşam. Yağmur çiselemeye ısrarcı.
Her şey devinimin bir parçası, bir hazırlık heyecanı, açan çiçekler, yere düşen
yapraklar… Her gün farklı bir ton kazanıyor yeşil, geçen her gün yaza biraz
daha yaklaşıyor. Bir şeyler geride kalıyor, bir şeyler hızla yaklaşmaya devam
ediyor. Zaman geçiyor mu, yoksa geriye mi akıyor, bilmiyorum. Zaman cidden geçmiyor
mu? ( Cevap beklemeden devam eder. ) Cama
vurmaya devam yağmur taneleri. Yaza
yaklaşan her gün bilmediklerim, geleceği taşıyor. İki an’ı da aynanda yaşamak
mı bu gerçekten de? Hatıraları da yanında sürüklemeye devam ediyor. Yağan
yağmur toprağa düşüyor, yeşilleniyor doğa. Gökyüzünün görebildiğim her
parçasında anılara dair bir şey bulabiliyorum her seferinde. Odamdan çıkmak
istemiyorum, duvarlara ulaşamayacak bu yağmurlar. Yağmurun yıkadığı sokaklarda
duyabildiğim yalnızca müziğin sesi. Notaların hüznü ciğerlerime doluyor.
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:57
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Kaçıncı Son
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Mevsimlerden
İfadelerin
çağrıştırdığı şeylerin gitgide birbirine benzediği şu bahar günlerinde kışın
tutamadığı soğuk hava hissedilir halde. Ama yaz olsun istemiyorum, yaz: sıcak
günleri, sessizce kurulan cümleleri ve birkaç basit düşünceyle birçok sekli
kafada tekrar tekrar canlandıran o günleri hatırlatıyor, onu hatırlatıyor.
Kışın getirdiği dinginlik içimdeki bekleyişi düşünmek için güzel bir süreç
belirledi. Belki de kışın geceler bunun için uzun.
Mevsimlerden
aynı sıcak bir günü –ağustos mu?- anımsatıyor, takvime bakmaksa düş kırıklığı,
çünkü hala bahar aylarını yaşıyoruz. Gün saymak istemiyorum ama hiç
saymayacağım dediğimde bile en az bir kez saymışlığım vardır. Sayıyı bildikten
sonra umursamazlığa verebilirim ancak. Bu büyük çelişkinin başlangıç noktası
ben, varış noktası düşünceler yani yine ben oldum bu yolda. Bir takvim yaprağı
daha düştü.
Öğlen daha
farklı bir hayat, güneş mi buna karar veriyor? Sabahı andırmayan bir zaman,
dünden çok daha farklı. Birleştirilmeyi bekleyen iki parça gibi. Bir anda her
şey değişebiliyor. Zaman geçtiği sürece kendimi hep farklı hayatların bir
parçası gibi görmeye başlıyorum. Bir anda değişebilen onca görüntü, mekân
–geceye hiçbiri kalmayacak-, hepsini aynı yaşamın içine katabilir miyim?
O bunaltıcı yaz
günü –belki de eylül- tekrar aklıma geldi. Burada oturmaya tüm ihtimalleri ve
kurguları baştan anlamlandırmaya çalışırken o şimdi ne yapıyordu?
Yaz da düşlerin
arasında kalan kısa bir geçmişten ibaret artık. Devinimsiz günler, hepsi farklı
hayatların bende birleşen ortak noktası. Güneş öğlen tam tepede oluyor, yaz
çoktan geldi.
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:55
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Mevsimlerden
Yorum Yok
Devamını Oku
Ya peki sen
Hep yeni bir
yolu tarif ederdi hayat. Bir çıkmaz sokak gördüğümde devam eden sonsuz yolların
olduğu zaman anladım. Her bitiş, ardında çok farklı bir başlangıcı da yanında
tutuyordu aslında. Yol bitti başka yollar çıktı karşıma, satır bitti yeni
satıra geçtim, gün bitti bir öteki başladı ama duvar doldu daha yazamadım. Elde
kalan haklara göre hayat devam etti çünkü.
Bir başka hak,
müzik. Ama bu sefer daha farklı bir müzik sesi, uzaktan geliyor. Ne çaldığını
tam olarak anlayabilmek için martıların hepsini gökyüzünden kovmak gerekirdi.
Adı müzikti ama ne olduğu, en çok da bu düşündürürdü işte. Bilinenlerim bir
kenara, ulaşamadıklarım baş üstünde gezer oldu. Şimdi o müziği anlamaya çalışıyorum,
onun yanıma gelmeden önce çaldığını fark ettiğim lanet ses? Belki de bu derin
bir uğultudan ibaretti. Ya peki sen, yoksa seni de mi yaz güzel kılıyordu?
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:53
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Ya peki sen
Yorum Yok
Devamını Oku
Yeni Hayali Yüzler
Geçen her günün
farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini
toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali.
Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan
–uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı
gerekiyor? Gerekmiyor.
Uykusuz geçen
gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin
hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve
her seferinde rengi bira daha koyulaştı.
Yıldızlar ne
güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi
gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de
uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.
Uyumak ve tekrar
aynı şeyleri –ya rüyayı ya kâbusu- görmek istemiyorum. O günlerden sonra hiçbir
uykuda yatağımda bulamadım kendimi, sayfalarda onu aramak –yoksa hala anlatmak
istediklerim mi vardı?-, hiçbir yere ait olamadığımı hissettiriyordu.
Varsa geçmiş diye adlandırdığım
herhangi bir şey, yanı başımda çay içiyoruz beraber. Onca yıldır içilen
yalnızlık kahvesinin acısını çıkarıyoruz beraber. Ne zamanlar eskittik
zamanında, geri gelmeyen akıp giden zaman, içime doğru akıyordu sanki aslında.
Bir kaçış değildi bu, gerçekle yüzleşme şeklim.
Bir manzaranın
hayalinin çiziyorum, eğri büğrü yaşadıklarım bir kenara, yaşayamayıp hayalimin
kursağında kalan onca anı bir kenara, yıkık duvarların yeni hayali yüzleri.
Göreceliydi bu duvarlar. Herkes farklı gördü. Ben de seni gördüm.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Diğer Geceye Kadar
Diğer geceye
kadar sessizlik köşe başında bekleyecek, hayal kurmuyorum, sabahleyin
yıldızları çıplak gözle göremiyorum. Israrım yok, sabah değil. Ve
anlaşılmayacak bir şey yok. Hiçbir şeyden haberi olmayan o papatya da yalan
söyleyemez ya. Peki, neden o nehir onun yüzünü taşır, onun da verecek bir
cevabı yok, akmaya devam ediyor. Peki ya ayna, o nereden biliyor da gösteriyor
yüzümdeki yılların çizgisini –saçlarımda beyazlar olamaz-, içinde mi tutuyor ki
bu görüntüyü? Ve her yağmur yağdığında bu akışı daha hızlı olacak, onu daha
uzak mesafelere götürecek. Yanımda kalmayışı belki de daha iyi. Anlamsız gibi
gelen görüntüler, belli belirsiz sebepleri vardı onların da.
Geçen her günün
farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini
toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali.
Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan
–uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı
gerekiyor? Gerekmiyor.
Uykusuz geçen
gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin
hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve
her seferinde rengi bira daha koyulaştı.
Yıldızlar ne
güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi
gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de
uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Gerçi
Gerçi
umursamıyorum artık. Hep derler neyini seviyorsun diye. Doğru ya, eşyası
olmayan bir evi, dört duvarı kim sever ki. Aslında hepsi bahaneydi, nehir
manzarası, havası, denizi. Bunlar aldatmacanın yardımcı unsurları. Yazdığım
yazılar, evet, burada çok yazı yazdım, çoğu kez kabuğuma çekildim. Bazen de
hepsinden uzaklaşmak istedim. Başka şehirler, başka zamanlar, başka anılarla
–buranın yerini doldurur mu?- kayboldum, kapladım zamanın öteki yüzünde. İçime
sığmaz mutluluklar bırakıyorum buraya. Bir daha gelir miyim, hiç bilmiyorum.
Ama özleyeceğim. Yıllar önce benden çok şey kaldı burada; mesela çocukluğum.
Hayatımda en çok örnek aldığım kişinin anıları dolaşıyor mu dersin? O günden
sonra hiç ‘baba’ diyemedim ona. Çünkü çocukluğumun en derin sızısıydı bu. Hep
bir parça bıraktım ağzından çıkan her kelimede biraz daha döküldü hayallerim.
Yıllar sonra buraya geldim, tekrar bulabildim mi dersin? Sanmıyorum. Çok zaman
geçti üzerinden, başkaları çoktan başka anılar bıraktı buralara. Artık
benimkine yer yok. Sadece manzarayı göreceğim burada, baktığımda gördüğüm,
aklımda kalan.
Buraya tekrar
gelmek, ‘belki’ dedim, neden olmasın? Tekrar yeni anılar bırakmak uğruna. Evden
çıkıp buraya gelme isteğim hep bu yüzden. Peki neden, insan doğru düzgün eşyası
bile olmayan bir yere neden gelmek istesin ki? Ben geldim hem de isteyerek.
Dört duvar ne mi anlatır, bazen çok şey. Kışın soğuğunu hissettim. Duvarlar
bile soğuğa feryat ederdi. Üşümeyen tek yer belki de parmaklarımın ucuydu, bu
şekilde ısınmaya çalışırdım. Müziği kıstığımda duyduğum denizin sesi, boğucu
bir uğultu, ışığa hasret oda, hep gece lambası açık oturdum. Birkaç saat sonra
güneş doğacak her şey yeniden başlayacaktı, senin için de öyle mi?
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:42
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Gerçi
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Tüple Dalış
Suya tüple dalış
yapmak ve suda kalma çabaları, suyu sevme ve bundan haz duymak, aşka
dalmak. Ne kadar fazla kalırsan o kadar
fazla haz alıyorsun. Dışarıda ortalığı
kavuran güneşten korunma şekliydi belki de. Sessizce aşka dalıp dalıp gitme.
Bazen su yüzüne çıkmak da mümkün olan bir şey. Askta boğulup gitmekti bu.
Acı
çekmek, birinin yokluğunda duyulan his oldu çoğu zaman. Etkisini de gösterdi
her an aklında kaldığı sürece. O şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor diye düşündüğü
zamanlarda o bacaklarını germiş ağzı bir karış açık uyurken halini düşünmediğin
çok belli. Sen saçlarımı yastığa dağıtıp gözünü bile kırpmadan onu düşünürken
buluyorsun kendini. İçinde bilinmedik bir his var, içimi kemirip duran, karın
boşluğuyla kalp arasında bir yerlerde sürekli devam eden bir şey, aklına her
geldiğinde de şiddeti artıyor. Yutkunmak ne zamandan beri bu kadar zordu? Sen
onu düşünürken yaşamayı unutuyor başka bir boyuta geçerken o ne yapıyor biliyor
musun? Dur ben sana söyleyeyim, seni düşünmek dışında her şeyi.
Ne yaptın
başladın mı hayatını istediğin gibi yaşamaya? Zamanın geçip sana en iyi anı
getirmesini bekleme ve onu sen oluştur. Çünkü bekleyerek geçirdiğin her an
hayatının sana yaşadın mı diye sorulduğunda evet de, bekledim deme. Ne zaman
bunu gerçekleştirmeye başlarsan gerçekleştirmeye başlarsan o zaman hayatında
farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişim ağına takılmış bir kancası yoksa işte o
zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişin ağına takılmış bir
kancası yoksa işte o zaman yaşadığın anı yaşıyorsun demektir. Çünkü anı
yaşamakla anda yaşamak arasında büyük fark vardır. Bekleme! Şu dakikadan
itibaren her andan anlam ve sonuç çıkarmaya bak. Geriye baktığın zaman koca bir
hiçlikle karşılaşma. Hayat akıp gidiyor bir şekilde.
Tek bir söz
bütün bir ömre yeter mi? Yetiyordu işte. Kırık dökük kelimelerden kalan bir kaç
güzel kırıntıyla yaşıyorduk. Sessizce
sevip gitmekti bu. Rahatsız etmeden, geride onlarca acı ve keder bırakmadan.
Sen rahatsız olma, ben sessizce severim seni, tek bir şüphe ve delil
bırakmadan. Ama nasıl da bilemedim ki kusursuz cinayet işlenemeyeceğini. Sana
gelip kendimi öldürdüm ve şimdi de köşe bucak kaçıyorum sen denilen polislerden.
Mevsimsiz Sohbet
10:40
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Tüple Dalış
Yorum Yok
Devamını Oku
Dizilmesi gerekiyor
Küçük umutların,
büyük hayallere dönüştüğü anlarda yeniden doğduğumu hissederdim. Her şey senden
sonra yazılmaya başladı, bu yazı sende yazıldı, amiyane bir tabirle her
kelimede sen saklısın bu yazılarda. Özne sensin, yüklem ben, nesne de
yaşadıklarımız. Bir cümlede bambaşka bir hikâyemiz olacaktı. Ama bunun için
yaşıyor olmam gerekiyordu ya da en azından öyle görünmek. Beklediğim anlık
mucize, her şeyi değiştirebilirdi.
Dizilmesi gerekiyor.
Baştan
başlamak gerekiyor bazen. Sayfayı çevirip hayata dair yeni bir şeyleri daha
somut hale getirerek -yazarak- ele almak gerekiyor. Ne olacağını bilmeden, neyle karşılaşacağın
belli değilken bir yerlerde yeniden var olabilme isteği. Daha kötü bir durum da olsa bazen ona doğru
gitme arzusu. Yoksa istenilen sadece yer değiştirmek mi? Daha kötüye razı olup
yer değiştirme hareketine benziyor daha çok.
Şehrin
uğultusunda kaybolup sessizlikteki huzuru bulma çabasıydı hepsi. Sessizlikte
ilerlemek daha büyük cesaret istiyor aslında. Gürültünün içinde yürüyerek daha
kolay aslında, hataları örten sessizlik öyle değil mi? Her hatayı yakalıyor
sessizlik. Her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Acımazsızdır
sessizlik. Acıları saran acımasızlıktı...
Artık
bir şeyleri hatırlayamıyorum net bir şekilde. Ya unutmak istediğim için ya da
gerçekten unuttuğun içindi. Hatırlamama rağmen o şarkılar nasıl oluyor da onca
şey hatırlarcasına gözümün önüne getirebiliyordu ki?
Mevsimsiz Sohbet’ten
Sessizlik
Tek bir cümlenin
yükleminde takılı kalmak ve ilerleyememekti ironi. İlerlemeyi göze alacak
cesareti bulup geçmişin gölgesinden korkmaktı hiçbir şey yapamamak.
Sözcüklerin, olasılıkların ya da hayallerin verdiği özlemden kurtulmanın kolay
olduğu yer ancak, aklımda başlayan her şey, burada son bulmalıydı.
Sessizlik,
işte en kötü yanı buydu; anlatılamayacak kadar yok, hissedildiği kadar vardı.
Başkalarına hiçbir zaman anlatılamayan o sessizlikte yaşananlar önemsenmesi
imkânsız bir süreklilikte hız alıyordu. Ama nasıl olsa bir biçimde
ilerleyecekti. Bir an gelecekti bir de, o çok sevilen, her an içinde yaşanılan
geçmişin çeşitli biçimlerde anlamlandırılmış, geçmişin baştan kurgulanabileceği
o yerle buluşacağı bir an. Bir an ama etkisi her zaman sürecek bir an.
Eskiye ait o
görüntüleri, akılda kalan ne varsa durup dururken anımsanırdı tekrar tekrar.
Nerede başlayıp, nerede biteceği bilinmez bu gerçek, hayallerimin nedenini
oluşturan başlıktı bu, duvarlara karaladım bunları, gündüz okunmaz, ışıkta fark
edilemiyor.
Hayatın bana
getirdiklerini görmek için aynanın karşısında bir kere daha geçtim. Eskiden
aynaya baktığımda seni görürdüm. Her seferinde daha da farklı anlamlar çıkaran,
aynanın karşısında ne görürdüm de saatlerce orada öylece dikilirdim, o
sarhoşluk anlarını şimdilerde hatırlayamıyorum o anları Sen birisini hiç böyle
sevdin mi? Aynaya bakıp da onu gördüğün... Şimdi sadece hayattan yenik düşen
birisini görüyorum. Varsayımların aldanmalara yenik düştüğü bu akşamda
tükenemeyeceğimi sandığın bir izleğin ve sonuçlarını bile bile göze aldığım bu
sakıncalı serüvenin izini sürebilmek için gerekli, küçük ölümlerle sessiz
sedasız gözden kaybolmaktı. Ben kendime yeni aldanmaları yaşayabileceğim, beni
yaşamaya zorlayan hikâyeleri, insanları, hayalleri, hayalleriyle büyüleyen
onları konuştuğum eşsiz anlar...
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:35
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Sessizlik
Yorum Yok
Devamını Oku
Gün Geçtikçe
Kafamda
kurguladığım bu düzenin gerçek olmaması için yalvarırken buluyorum kendimi. Bu
kurulu düzen, olması imkânsız bir o kadar da hayal ettiğim kadar mümkün
olabilecek türden bir şeydi. Tek sığınağım aklım,, düzeni görmediğimde
saklandığım bu aklımın düşü, beni git gide kendine bağladı. Kurduğum hayallere
sahipken bir zaman sonra onların bana sahip olduğunu görmek, çaresizliğimin
ulaştığı en güzel noktayı tanımlıyor.
Yağmurun
ara vermeden yağdığı, güneşin bir süre ortalıkta görünmediği günlerde sahilde
yürümenin içini temizlediğini düşünürdüm. Öfkeli dalgaların rüzgârla bir olup
sahile vurduğu o zamanlarda üzerimdeki ıslaklığı hissedebiliyordum. Martıların
dört bir yana kaçışışını merak dolu gözlerle izlerken balıkçıların sesi uzaktan
gelirdi. Çığlık çığlığa uçuşan kuşların acısını düşündüm. Sahil kenarında ölü
balılar, ama geçmiş kadar korkutmuyordu.
Gün geçtikçe
sessizlik farklı bir boyuta geçiyor. Yaşanılan anların karşı konulamaz
güzellikteki anları unutulmaya yüz tuttukça akılda daha güzel izlenimi alarak
tekrar hatıra geliyorlar. Zamanın öldüremediği yüzünü mutluluktan sarhoş
olduğumuz zamanlarda dinlediğimiz şarkının nakaratını tekrar dinlediğimde
hatırladığımı anımsıyorum. Sensiz hiç gitmediğim o yerlere bu günlerde tek
başıma gitmenin verdiği hüznü peki sen kaldırabilir misin?
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:33
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Gün Geçtikçe
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
İsterdim
Bedelsiz,
acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız bir güzelliğin vardı senin.
Duygusuzlara göre çok kolaydın. Kurbanın doyumsuz şehveti vardı sende. En
kırgın, en yaralı insanları bile bir cellât yapardı o saf, o gerçeküstü sevgin.
Seyrederdim seni o uzak adamda, bir şey yapamadan seyrederdim seni, yazarken.
Buruk bir sevinçle izlerdim cellâtlarınla sevişirken aldığın tanımsız hazzı.
Nasıl da kıskanırdı seni; kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı.
Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı kıskandıkları gibi... Sen o
çıplak, bedelsiz sevginle bozardın onları, bütün dengelerini. Aldığın o hazla
kendilerine duydukları bütün sahte güvenlerini derinden sarsardın.
Kabul et artık,
kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen ölümünü istemedi mi senden? İstemedi
mi? Kabul et artık... Ben onlardan hiç
olamadım. Ben gözümü senden hiç
ayırmadım. Çünkü sen benim o saf çocukluğumdun. Sen benim yaralı, o kimsesiz
gençliğimdin. Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyordun. Dokunurken içimi
acıtan başında benim kanım var.
İsterdim bu
güzel havada oturup yapabileceklerimizi yazmak yerine bunları seninle yaşamayı.
Yaz
bitti. Evime döndüm yine. Ama hayalet sokaklarda parçalanmış kişiliklerim
dolaşıyordur yine bir başlarına. Yaz bitti ve beni o çok istediğim gülümsemeye
kavuşamadım. Bir zamanlar bu kentin sokaklarında mavi bir gülümseyiş olarak
dolaşan ve hiçbir kötülükten etkilenmeyen hayalleri kıskanıyorum: ama yine de
olabildiğince ciddiye alıyorum her şeyi, her ayrıntıyı, her görüntüyü...
Yazabilmek ve hayatı değiştirmek için içimi açtığım her yerden kötülük dolmuş
içine. Tutunmak için, edindiğim iktidarımı korumak için kendimden vazgeçtim. Ne
kadar gizlemeye çalışsam da, aslında öylesine güçsüzüm ki...
Yaz
bitti ve ben anladım ki yalnızlığımı sindiremeden dışarı çıkmışım, dünyayı
değiştirmeye, dünyamı değiştirmeye... Kendimi tanımdan kendimi kanıtlamaya
çıkmıştım. Yaz bitti ve ben sadece evime dönebildim. Artık pek kimseyle
görüşmüyorum. İnsanların yüzleri çoğunlukla ürkütücü geliyor. Konuşmak, yorucu
geliyor. Konuşmaya mecbur kalınca cümleler eksik bir şekilde dile geliyor.
Mevsimsiz Sohbet
10:31
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
İsterdim
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Seni sevmek
Seni sevmek,
ruhta izi kalmış yaraları başka bedenlerle gizleme çabasından mı ibaretti?
Farkındayım, en başından beri izi kapanmayan yaraların boşlukları üzerinde
umarsızca gezdim sana sahip olabilmek, sana ait olabilmek için. Sebepsizce
vazgeçebilme yetin de bundan kaynaklanıyordu. Zordu kabullenmek. Sana hak
vermek, haksızlığa haksızlık olurdu. Çünkü sen çoktan yargılamıştın beni aşk
mahkemende. Ve ne sonum başından belliydi sana varış noktam sandığım bitişte.
Bunun adı seni sevmek değil, hayatımın en güzel zamanları diye tanımladığım aşk
sarhoşluğumda kendimi aldatmak olmuştu.
Ne zaman baksam kıyılarıma, kırık deniz dalgalarında kendimi değil,
senin yüzünü gördüm bu zamana dek. Öyle bir gittin ki, sessizce. Fark etmedim
bile gittiğini.
Gittin.
Seni
sevmek, hayatıma yabancı gibi uzaktan bakmak oldu. Benimle olmadığın zamanlarda
o masum yüzünün ve saçlarının başları tarafından öpülmesine itiraz ederek
sayıklayıp uyanmak, adını tekrarlarla gökyüzüne ulaştırmak oldu seni sevmek.
Geceleri, sana hasret odamın yatağında sensizlik kâbusları görürken ter içinde
uyanmak, kendimin bile affetmediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın
benimki olması için gözyaşları içinde tanrıya yalvarmak oldu. Seni yasak bir
aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu sevmek. Bu
kadar sessizlik içinde sessizce gidişindi anlamsızca sana bağırmak, haykırmak,
ağlamanın nedeni Sonra çaresizliğe hapsolmuş pişmanlıkla sana tekrar sarılmak
oldu tüm yapabildiğim.
Uykunda
öpüyorum seni, kötülüklerden uzak, en masum halinle. Senin için bir şey
yapamayışımdaki duraktayım hala. Bazen küllükte saklıyorum seni. Tütündeki
dumanda buluyorum seni. Başıboş kalmış çaresizliğin ortalarlarında gezinirken
masumiyetindeki güzellikte buluyorum kendimi. Seni sevginden uyandıramam.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:17
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Seni Sevmek
Yorum Yok
Devamını Oku
İlk Önce
İki
aşkın arasında şaşkın, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbimi cebine
koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin “sizin” di.
Oturup zamanın o yağmursuz o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün
sadece yalayıp geçtiği boş pencerelerimde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o
ev... Susardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı
bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anlardan
birini seçip dondurarak... hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi,
bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurunda olmadan. Elin çaya
uzanırdı... Tenim dudaklarını özlerdi. Demlenirdik... Küçüldükçe düşlerin o büyülü
uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl
da ürkerdin. Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli ıslığı gibi bilerdi sesin
suskunluğumuzu. Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuma, düşlerimizin bir yerde
kesiştiğine inanarak istediğim bu hayattan çalıntı anlamı, beni bunun aksine
inandırmaya çalışan bir sesler ve ilk önce hep sen bilerdin.
Belki de sadece hayallerimde
yaşadın.
Seni
sevmek, hayatıma tanıklık etmekti benim için... Sabahları evden çıkmadan önce
uykumdaki o en masum halini öpücüklere boğarken, gitme, diye sayıklayan sesine
kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak sık sık işe gitmekti seni sevmek.
Seni sevmek, bunda yıllar önce, seni bir ideal gibi içimde büyütüp,
hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım
mektuplarıma, aynı incelikler, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğim
cevaplarıma inandırmaktı.
Seni
sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp nefes alabilmek
için, geceleri saatlerce tek başıma karanlık sokaklarda kalabalığın soluğuyla
ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak,
onların kaybetmiş, umutsuz hayatlarında geçmişin izlerini sürmekti.
Seni
sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları altında ruhumu ısıtmaya çalışırken,
aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi yanımda hissetme isteğine
sahip olmaktı. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için
saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti.
Karanlık sokaklarda, yerde sessizce bıraktığın ayak izin olmak istemekti. Bazen
bu bekleyişin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir
başka kadının yanında uyumaya benzerdi.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:15
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
İlk Önce
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















