Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2015 Pazartesi

Sadece Parmak Mesafesi

Yusuf Kenan Duran'ın Sadece Parmak Mesafesi adlı yazısını okumak için tıklayınız.



18 Temmuz 2015 Cumartesi

Lale Camii


Lale Camii, 13. Asır... Kitabeye öyle yazmışlar. İnşa tarihinin son iki hanesi kadar önemsiz insanların gözünde. Yıllar önce küçük bir çocuk iken, hemen arkasındaki Melikgazi Kümbeti'ni dikkatlice inceleyerek aldığı düzensiz notları içinde bir tomar kullanılmış kağıt bulunan adi, şeffaf bakkal poşetine koymakla meşgul; acayip kılıklı, sıska ve orta yaşlı Kayserili ya da Kastamonulu olması muhtemel bir seyyaha sormuştum ahvalini. "Bunlar buranın namusudur!" dedi durumdan memnun olmadığını belirterek; lafı kısa tutmuş, öz konuşmuştu.
Çocukluğumu birlikte mahalle ile şehir merkezi arasında mekik dokuyarak geçirdiğim mavi magirusların meskeni de Lale Camii'nin hemen aşağısıdır. Bu nedenle hayatımda önemli yer tutar bu küçük cami. Hem yakınlarında bulunan Cacabey Camii ve Hoca Ahmed Yesevi Camii gibi iki büyük ibadethanenin gölgesinde olmanın verdiği garibanlık hem de hayli uzun süren restorasyon sürecinin sebep olduğu yorgunluk ile Lale Camii secdeye koyulacak başlar, rükûya eğilecek beller, tesbih çekecek eller bekliyor.

Murathan Aktürk

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Doğum

   
   Duygusal müzikler dinleyip etrafa gülücükler saçan bir ben miyim? Sebepsiz yere insanlarla konuşan. Ya da sebepsiz yere seviyormuş gibi yapan. Hiç yalnız değilmiş gibi davranan. Nereye gitmeliyim? Bu sefer nereye kaçmalı? Duygularımı nereden atmalıyım? Kime kızmalı, kimden öfkemi çıkartmalı, sonra da vicdan yapmalıyım? Kimin gözlerinden gözlerimi kaçırmalı, kimden hiç ayırmamalıyım? Kiminle gerekli şeyler konuşmalı, kiminle saçmalamalıyım? Bugün neden varım? Ve yarın yine neden var olacağım? Var olmak. Ne için kim için?
  Yalanların ve soruların asla bitmeyeceğini bilmeden bıraktım düşüncelerimi içime. Öyle ağız dolusuydu ki yalanlarım tükürmüyor kusuyordum hepsini. Kendime, herkese, her şeye. Özgürlüğümü kendim kısıtladım ben yalanlarla. Gitmem gereken her yere gittim. Gitmek istemedim. Ama gittim.
  Gitmek. Gitmek için atılmak. Atılmak için fırlamak. Rahimden fırlatılmak. Evet aslında tek yapılan bu. İçinden atmak. Atılmak. Çünkü içeride duramamak. İnsanoğlu hapisten korkuyor. Beklide tek korktuğu şey bu. Anlamaya başladığımız anda büyüyüp oraya sığmak istemiyoruz. Gerekli büyüme gerçekleşince de fırlatılıyoruz. Daha doğrusu zorla kendimizi fırlattırıyoruz.

  Fırlatıldıktan hemen sonra başlıyor boğulma ve pazarlık. Kendi nefesinde boğulmak. Nefes alırken boğulmak üstelik. Nefes ala ala boğulmak. Nefes vere vere. Parayla alınamayan bir şey söyle diye sordu filmde 'Hava' dedi adam. Yanlış! Asıl en büyük ödemeyi havaya veriyoruz. Hayatımızı onun üzerine ipotek ettiriyoruz. Almadığımız an ölmüyoruz. Öldüğümüz an almıyoruz. Çünkü ciğerlerimizde verecek hayatımız kalmıyor.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Anı

Saat sabaha karşı dörttü. Uykuyla cebelleşen göz kapaklarım bugünde her gece olduğu gibi uykuya yenik düşemiyordu. Yine derin hülyalardaydım. Saate baktım, gördüğüm kabusun etkisiyle sırılsıklam uyanışımın üzerinden üç saat geçmişti. Üç saat. Düşünmekten kafayı yemek için iyi bir zaman dilimi.Ama alışmıştım artık. Bu kötü bir alışkanlıktı. Sonra bir ses duydum. Gerçek olamayacak kadar güzel, naif bir ses.. İçimde, yüreğimde, bütün kötüleri, korkuları, acıları ezen bir ses. Daha iyi duyabilmek için bedenimi hafifçe öne doğru kaldırdım. Kulaklarımı zenginleştiren bu naif ses bana yetmedi. Daha fazlasını istedim ve ayaklarımı sarkıtıp yatağımdan indim. Çok yavaş hareket ediyordum. Biraz daha net duymak için cama ilerledim. Dışarıdan gelmiyordu bu can yakıcı ses. Odamın kapısına yaklaştığımda bir türkü çaldığını anladım. Ne dediğini anlayamıyordum. Anlamakta istemiyordum. Ama bir yandan da ruhumu ezen ve kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda ki hissettiğim huzurla nasıl baş başa bıraktığını merak ediyordum.İki zıt duyguyu nasıl aynı anda hissedebiliyordum? Daha fazla kurcalamadım.Ne önemi vardı ki. Çok güzel şeylerden bahsettiği kesindi. Geç olsa da anladım, babam yine memleket türküsü dinliyordu. Zar zor çalışan, cızıltılı radyodan çıkan kadın sesi sadece beni buhrana uğratmamıştım. Kapıyı araladığımda anladım. Babam elinde ölen babasının resmiyle yerde çökmüş oturuyordu. Arkası dönüktü suratını göremiyordum. Görmekte istemiyordum. Biliyordum ki inci tanelerini tazeliyordu. Biriktirdiklerini akıtıyordu. Bu manzaraya alışkın değildim. Hiç alışkın değildim.. Onu hiç ağlarken görmemiştim. Ama iyi ki duymamışım diyorum.Sesi bile yetmişti neler hissettiğini anlamaya.
Bu kederin onu dağların ardında yapayanlız bıraktığını biliyordum. Beni en çok mahfeden de buydu..

25.04.2015

27 Haziran 2015 Cumartesi

Zaman Vakit Kaybı

                  

Vakit geçirmek için yaşayanlardan olmadım hiçbir zaman. Ama vakit yinede geçip gidiyor. Yaşadıklarımıza dönüp bakıp büyümüş hissediyoruz. Yılmadan. Her yıl. Sanki tek büyüyen kendimizmişiz gibi böbürleniyoruz.  Canımız sıkkınken de hep çocuk kalsak diyoruz. Ama hala çikolata kavonozuna kimse görmeden parmağımızı daldırıyoruz ya da terliyken soğuk su içmemiş numarası yapıyoruz. 

Bir sürü hayatlara dokunup geçiyoruz. Dostlara, Sevgililere. Hep aşık oluyoruz. Bazen sevişiyoruz . Tabi bazen aşık olup hep sevişenlerde var. Yalandan korkmuyoruz. Çünkü yalanlara inanmayı en çok kendimiz seviyoruz. 

Bazılarımız rakıyı sek içiyor. Ben içemem asla. Ama yine de bunu teklif etseniz hayır demem. En çok da bu yoruyor insanı bildiği hatalara düşmek. Milyon kere konuşup bir kere düşünenlerden kaçtım hep. Ben milyon kere düşünüp bir kere konuşurum da diyemiyorum. Bazen çok konuşurum. Bazen hiç konuşmam. Ama hep düşünürüm. 

Dostlarımı seyrederim  genelde. Severim onları. Dost çoktur bende. Ara da selamlaştığım.Dost gibi görünen de çoktur. En çok da onları severim. Yalanlarını yakalamayı. Onlara karşı salağı oynamaya bayılırım. 

 Büyüyoruz. Kendimizi bir bok olduk sanıyoruz. Artık karşıdan karşıya geçerken sağımıza ve solumuza bakıyoruz da tekrar sağ tarafa bakmaya gerek duymuyoruz. Bisikletin çıkmış zincirini ellerimizle değil bir peçete parçasıyla takıyoruz yerine. Galiba bu kadar yeter. Sizleri seviyorum. Bazılarınızı. Eminim ki sizlerde beni seviyorsunuzdur. Bazılarınız.

21 Haziran 2015 Pazar

Sis

   
    Gözlerini yavaşça kapattığını gördüm. Öylesine bıkmış. Gözleri açıkken hayatı damarlarıma işletebilirdi oysa. Ama o kapatmayı seçti. Damarlarımda tekrar kan dolaşmaya başladı; beynim düşünmeye mahkum kalmış hissetti. Hissetmeyi düşündüm sonra. Kirpiklerinin gün içinde tozla uğraşırken neler hissedebileceğini. Sanki hayat gözlerinin etrafında dönüyordu.
   
Sonra sislerin bedenimi ele geçirmesini bekledim. Beklemek bir erdemdi. Sisi bile olsa bekleyebilmek. Beklemeye geç kalmamak için erken giderdi hep duygularım. Sonra beklerdi. Beklerdi. Beklerdi. Elbette kimse gelmedi. Sislerde gitmedi zaten. Hep buğuluydu beklentiler ve denildiği gibi her zaman üzdüler.

   Gölgeler gibi yaşamak zordur bazen. Yasaklar, durmak, onlarla nefes almak, almak zorunda olmak. Kimse kurtaramaz seni o kafesten. Dışından altın olsa da içinde için içini yiyen, olmak isteyip de olamadıkların ve hepsinden önce düşüncelerin içinde idama mahkum bir adamın son günü gibi hapistir. Dar görüşler gardiyan gibidir, bakışlar, sözler. Sen, sen olamazsın asla, oldurmazlar.


Naile Caprak

28 Mayıs 2015 Perşembe

I. Mektup

Neyse artık kelamın da bir değeri kalmadı. Haftalardır oturuyorum ya şu masaya, alınca kalemi elime öylece donup kalıyorum. Ne desem, ne yazsam, nereden başlasam? Anladım ki belli bir yerden başlanamayacak kadar çok zaman geçmiş, belli bir yerinden başlanamayacak kadar çok an'ı var kapının hemen  yanı başında bekleyen. Her biri hesap sormak niyetinde yazılmış veyahut yaşanmamış olana.

Kusura bakma geç kaldım sevgilim. Bir hayli geç kaldım, biliyorum. Birer birer kaybederken sahip olduğum ve yahut öyle zannettiğim ne varsa, hepsine geç kaldım. Biliyor musun, bir yerden sonra artık yetişemiyor insan. Yorulup belki bir köşe başında, kaldırım taşlarından herhangi birine öylece oturup kalıyor. Bazen yığılıyor kaldırım taşlarına, ardından koşmak istediği, yanında yürümek istediği ne varsa dalgaların kıyıya çarpıp denizin içine tekrar yığılışları gibi yığılıyor. Ve bir anda sessizlik kaplar, zaman yavaşlar, yürek sıkılır. Bir anda olurmuşcasına gelir insana her şey, bir anda. Oysa akrep, yelkovanı defalarca geçmiştir 12’nin önüne gelmeden. Saatlerimizi kendimize göre ayarlamalıydık, oysa şunu unutmadan; biz her ne kadar yorulsak da saat işlemeye devam eder. O gün; o gün dediğime bakma hangi yıl olduğundan dahi emin değilim. Yaptığım bir hata var: Yapacak hiçbir şeyim kalmayınca, hiçbir şey yapmamayı seçtim. Belki yanıldım belki hayatımın en doğru kararıydı. Sana her geçen gün geç kalırken, artık koşmaktan vazgeçmiştim …

Haberdar olduğunu bile zannetmediğim bir sessizlik, bir karanlık haliydi yaşadığım. Zamanımız tükenmişti belki de. Ömür bitmişti kim bilir ama ben sudan çıkmış bir balığın can havliyle betona çarpışını gördüm. Kalabalığın orta yerinde kayboluşumu seyrettim ve sen hiç orada yoktun. Belki de hiç olmamıştın. Her şey benim kendi kendime anlattığım bir hikaye veya bir oyundu belki de.

Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.


26 Mayıs 2015 Salı

Kaçıncı Son


- Bunları söylerken o müzik bir yerlerden çalmaya devam ediyor, müzikte ruh bulur notalar; tıpkı aşkın ondaki yeri gibi… Müzik, hatırladığım son fotoğrafı gözümde canlandırma. (Biraz duraksar.) Bir sigaranın daha sonu, kaçıncı son, baştan yaşanan yaşamlar, denk gelirse de seninki.Güneş çarptıkça titriyor yansımalar, her şey yaşam kadar canlı, oluşan görüntüler gayet net. Boşluğu yavaş yavaş şehir görüntüsü oluşturuyor. Ve yine aynı yer… Dışarıdan gelen kalabalığın sesi, belki anlam kazanırsa ince bir ses, “yoksa o mu geçiyor” dedirtecek kadar tanıdık. Merdivenlerden inen birisi, çocuk sesleri, geçmişi hatırlatıyor hepsi. Güneş akşama devretmek üzere. Bu vakitte beliren ay, gecenin yalancısı. Ama eminim bu sefer gece olacak. Sesler, sesler giderek kayboluyor, zaman geçtikçe sade bir siyahlık. Bir akşamüstü, sanki her şey yavaş yavaş eriyor gibi, bir bitkinlik hikâyesi.

-Akşam. Yağmur çiselemeye ısrarcı. Her şey devinimin bir parçası, bir hazırlık heyecanı, açan çiçekler, yere düşen yapraklar… Her gün farklı bir ton kazanıyor yeşil, geçen her gün yaza biraz daha yaklaşıyor. Bir şeyler geride kalıyor, bir şeyler hızla yaklaşmaya devam ediyor. Zaman geçiyor mu, yoksa geriye mi akıyor, bilmiyorum. Zaman cidden geçmiyor mu? ( Cevap beklemeden devam eder. ) Cama vurmaya devam yağmur taneleri. Yaza yaklaşan her gün bilmediklerim, geleceği taşıyor. İki an’ı da aynanda yaşamak mı bu gerçekten de? Hatıraları da yanında sürüklemeye devam ediyor. Yağan yağmur toprağa düşüyor, yeşilleniyor doğa. Gökyüzünün görebildiğim her parçasında anılara dair bir şey bulabiliyorum her seferinde. Odamdan çıkmak istemiyorum, duvarlara ulaşamayacak bu yağmurlar. Yağmurun yıkadığı sokaklarda duyabildiğim yalnızca müziğin sesi. Notaların hüznü ciğerlerime doluyor.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Mevsimlerden


İfadelerin çağrıştırdığı şeylerin gitgide birbirine benzediği şu bahar günlerinde kışın tutamadığı soğuk hava hissedilir halde. Ama yaz olsun istemiyorum, yaz: sıcak günleri, sessizce kurulan cümleleri ve birkaç basit düşünceyle birçok sekli kafada tekrar tekrar canlandıran o günleri hatırlatıyor, onu hatırlatıyor. Kışın getirdiği dinginlik içimdeki bekleyişi düşünmek için güzel bir süreç belirledi. Belki de kışın geceler bunun için uzun.

Mevsimlerden aynı sıcak bir günü –ağustos mu?- anımsatıyor, takvime bakmaksa düş kırıklığı, çünkü hala bahar aylarını yaşıyoruz. Gün saymak istemiyorum ama hiç saymayacağım dediğimde bile en az bir kez saymışlığım vardır. Sayıyı bildikten sonra umursamazlığa verebilirim ancak. Bu büyük çelişkinin başlangıç noktası ben, varış noktası düşünceler yani yine ben oldum bu yolda. Bir takvim yaprağı daha düştü.

Öğlen daha farklı bir hayat, güneş mi buna karar veriyor? Sabahı andırmayan bir zaman, dünden çok daha farklı. Birleştirilmeyi bekleyen iki parça gibi. Bir anda her şey değişebiliyor. Zaman geçtiği sürece kendimi hep farklı hayatların bir parçası gibi görmeye başlıyorum. Bir anda değişebilen onca görüntü, mekân –geceye hiçbiri kalmayacak-, hepsini aynı yaşamın içine katabilir miyim?

O bunaltıcı yaz günü –belki de eylül- tekrar aklıma geldi. Burada oturmaya tüm ihtimalleri ve kurguları baştan anlamlandırmaya çalışırken o şimdi ne yapıyordu?

Yaz da düşlerin arasında kalan kısa bir geçmişten ibaret artık. Devinimsiz günler, hepsi farklı hayatların bende birleşen ortak noktası. Güneş öğlen tam tepede oluyor, yaz çoktan geldi.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Ya peki sen


Hep yeni bir yolu tarif ederdi hayat. Bir çıkmaz sokak gördüğümde devam eden sonsuz yolların olduğu zaman anladım. Her bitiş, ardında çok farklı bir başlangıcı da yanında tutuyordu aslında. Yol bitti başka yollar çıktı karşıma, satır bitti yeni satıra geçtim, gün bitti bir öteki başladı ama duvar doldu daha yazamadım. Elde kalan haklara göre hayat devam etti çünkü.

Bir başka hak, müzik. Ama bu sefer daha farklı bir müzik sesi, uzaktan geliyor. Ne çaldığını tam olarak anlayabilmek için martıların hepsini gökyüzünden kovmak gerekirdi. Adı müzikti ama ne olduğu, en çok da bu düşündürürdü işte. Bilinenlerim bir kenara, ulaşamadıklarım baş üstünde gezer oldu. Şimdi o müziği anlamaya çalışıyorum, onun yanıma gelmeden önce çaldığını fark ettiğim lanet ses? Belki de bu derin bir uğultudan ibaretti. Ya peki sen, yoksa seni de mi yaz güzel kılıyordu?


Mevsimsiz Sohbet’ten




Yeni Hayali Yüzler

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.

Uyumak ve tekrar aynı şeyleri –ya rüyayı ya kâbusu- görmek istemiyorum. O günlerden sonra hiçbir uykuda yatağımda bulamadım kendimi, sayfalarda onu aramak –yoksa hala anlatmak istediklerim mi vardı?-, hiçbir yere ait olamadığımı hissettiriyordu.

Varsa geçmiş diye adlandırdığım herhangi bir şey, yanı başımda çay içiyoruz beraber. Onca yıldır içilen yalnızlık kahvesinin acısını çıkarıyoruz beraber. Ne zamanlar eskittik zamanında, geri gelmeyen akıp giden zaman, içime doğru akıyordu sanki aslında. Bir kaçış değildi bu, gerçekle yüzleşme şeklim.

Bir manzaranın hayalinin çiziyorum, eğri büğrü yaşadıklarım bir kenara, yaşayamayıp hayalimin kursağında kalan onca anı bir kenara, yıkık duvarların yeni hayali yüzleri. Göreceliydi bu duvarlar. Herkes farklı gördü. Ben de seni gördüm.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Diğer Geceye Kadar


Diğer geceye kadar sessizlik köşe başında bekleyecek, hayal kurmuyorum, sabahleyin yıldızları çıplak gözle göremiyorum. Israrım yok, sabah değil. Ve anlaşılmayacak bir şey yok. Hiçbir şeyden haberi olmayan o papatya da yalan söyleyemez ya. Peki, neden o nehir onun yüzünü taşır, onun da verecek bir cevabı yok, akmaya devam ediyor. Peki ya ayna, o nereden biliyor da gösteriyor yüzümdeki yılların çizgisini –saçlarımda beyazlar olamaz-, içinde mi tutuyor ki bu görüntüyü? Ve her yağmur yağdığında bu akışı daha hızlı olacak, onu daha uzak mesafelere götürecek. Yanımda kalmayışı belki de daha iyi. Anlamsız gibi gelen görüntüler, belli belirsiz sebepleri vardı onların da.

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Gerçi


Gerçi umursamıyorum artık. Hep derler neyini seviyorsun diye. Doğru ya, eşyası olmayan bir evi, dört duvarı kim sever ki. Aslında hepsi bahaneydi, nehir manzarası, havası, denizi. Bunlar aldatmacanın yardımcı unsurları. Yazdığım yazılar, evet, burada çok yazı yazdım, çoğu kez kabuğuma çekildim. Bazen de hepsinden uzaklaşmak istedim. Başka şehirler, başka zamanlar, başka anılarla –buranın yerini doldurur mu?- kayboldum, kapladım zamanın öteki yüzünde. İçime sığmaz mutluluklar bırakıyorum buraya. Bir daha gelir miyim, hiç bilmiyorum. Ama özleyeceğim. Yıllar önce benden çok şey kaldı burada; mesela çocukluğum. Hayatımda en çok örnek aldığım kişinin anıları dolaşıyor mu dersin? O günden sonra hiç ‘baba’ diyemedim ona. Çünkü çocukluğumun en derin sızısıydı bu. Hep bir parça bıraktım ağzından çıkan her kelimede biraz daha döküldü hayallerim. Yıllar sonra buraya geldim, tekrar bulabildim mi dersin? Sanmıyorum. Çok zaman geçti üzerinden, başkaları çoktan başka anılar bıraktı buralara. Artık benimkine yer yok. Sadece manzarayı göreceğim burada, baktığımda gördüğüm, aklımda kalan.

Buraya tekrar gelmek, ‘belki’ dedim, neden olmasın? Tekrar yeni anılar bırakmak uğruna. Evden çıkıp buraya gelme isteğim hep bu yüzden. Peki neden, insan doğru düzgün eşyası bile olmayan bir yere neden gelmek istesin ki? Ben geldim hem de isteyerek. Dört duvar ne mi anlatır, bazen çok şey. Kışın soğuğunu hissettim. Duvarlar bile soğuğa feryat ederdi. Üşümeyen tek yer belki de parmaklarımın ucuydu, bu şekilde ısınmaya çalışırdım. Müziği kıstığımda duyduğum denizin sesi, boğucu bir uğultu, ışığa hasret oda, hep gece lambası açık oturdum. Birkaç saat sonra güneş doğacak her şey yeniden başlayacaktı, senin için de öyle mi?


Mevsimsiz Sohbet’ten


Tüple Dalış

Suya tüple dalış yapmak ve suda kalma çabaları, suyu sevme ve bundan haz duymak, aşka dalmak.  Ne kadar fazla kalırsan o kadar fazla haz alıyorsun.  Dışarıda ortalığı kavuran güneşten korunma şekliydi belki de. Sessizce aşka dalıp dalıp gitme. Bazen su yüzüne çıkmak da mümkün olan bir şey. Askta boğulup gitmekti bu.

            Acı çekmek, birinin yokluğunda duyulan his oldu çoğu zaman. Etkisini de gösterdi her an aklında kaldığı sürece. O şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor diye düşündüğü zamanlarda o bacaklarını germiş ağzı bir karış açık uyurken halini düşünmediğin çok belli. Sen saçlarımı yastığa dağıtıp gözünü bile kırpmadan onu düşünürken buluyorsun kendini. İçinde bilinmedik bir his var, içimi kemirip duran, karın boşluğuyla kalp arasında bir yerlerde sürekli devam eden bir şey, aklına her geldiğinde de şiddeti artıyor. Yutkunmak ne zamandan beri bu kadar zordu? Sen onu düşünürken yaşamayı unutuyor başka bir boyuta geçerken o ne yapıyor biliyor musun? Dur ben sana söyleyeyim, seni düşünmek dışında her şeyi.

Ne yaptın başladın mı hayatını istediğin gibi yaşamaya? Zamanın geçip sana en iyi anı getirmesini bekleme ve onu sen oluştur. Çünkü bekleyerek geçirdiğin her an hayatının sana yaşadın mı diye sorulduğunda evet de, bekledim deme. Ne zaman bunu gerçekleştirmeye başlarsan gerçekleştirmeye başlarsan o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişim ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişin ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman yaşadığın anı yaşıyorsun demektir. Çünkü anı yaşamakla anda yaşamak arasında büyük fark vardır. Bekleme! Şu dakikadan itibaren her andan anlam ve sonuç çıkarmaya bak. Geriye baktığın zaman koca bir hiçlikle karşılaşma. Hayat akıp gidiyor bir şekilde.

Tek bir söz bütün bir ömre yeter mi? Yetiyordu işte. Kırık dökük kelimelerden kalan bir kaç güzel kırıntıyla yaşıyorduk.  Sessizce sevip gitmekti bu. Rahatsız etmeden, geride onlarca acı ve keder bırakmadan. Sen rahatsız olma, ben sessizce severim seni, tek bir şüphe ve delil bırakmadan. Ama nasıl da bilemedim ki kusursuz cinayet işlenemeyeceğini. Sana gelip kendimi öldürdüm ve şimdi de köşe bucak kaçıyorum sen denilen polislerden.


Mevsimsiz Sohbet



Dizilmesi gerekiyor

Küçük umutların, büyük hayallere dönüştüğü anlarda yeniden doğduğumu hissederdim. Her şey senden sonra yazılmaya başladı, bu yazı sende yazıldı, amiyane bir tabirle her kelimede sen saklısın bu yazılarda. Özne sensin, yüklem ben, nesne de yaşadıklarımız. Bir cümlede bambaşka bir hikâyemiz olacaktı. Ama bunun için yaşıyor olmam gerekiyordu ya da en azından öyle görünmek. Beklediğim anlık mucize, her şeyi değiştirebilirdi.

Dizilmesi gerekiyor.

            Baştan başlamak gerekiyor bazen. Sayfayı çevirip hayata dair yeni bir şeyleri daha somut hale getirerek -yazarak- ele almak gerekiyor.  Ne olacağını bilmeden, neyle karşılaşacağın belli değilken bir yerlerde yeniden var olabilme isteği.  Daha kötü bir durum da olsa bazen ona doğru gitme arzusu. Yoksa istenilen sadece yer değiştirmek mi? Daha kötüye razı olup yer değiştirme hareketine benziyor daha çok.

            Şehrin uğultusunda kaybolup sessizlikteki huzuru bulma çabasıydı hepsi. Sessizlikte ilerlemek daha büyük cesaret istiyor aslında. Gürültünün içinde yürüyerek daha kolay aslında, hataları örten sessizlik öyle değil mi? Her hatayı yakalıyor sessizlik. Her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Acımazsızdır sessizlik. Acıları saran acımasızlıktı...

            Artık bir şeyleri hatırlayamıyorum net bir şekilde. Ya unutmak istediğim için ya da gerçekten unuttuğun içindi. Hatırlamama rağmen o şarkılar nasıl oluyor da onca şey hatırlarcasına gözümün önüne getirebiliyordu ki?


Mevsimsiz Sohbet’ten



Sessizlik

Tek bir cümlenin yükleminde takılı kalmak ve ilerleyememekti ironi. İlerlemeyi göze alacak cesareti bulup geçmişin gölgesinden korkmaktı hiçbir şey yapamamak. Sözcüklerin, olasılıkların ya da hayallerin verdiği özlemden kurtulmanın kolay olduğu yer ancak, aklımda başlayan her şey, burada son bulmalıydı.

            Sessizlik, işte en kötü yanı buydu; anlatılamayacak kadar yok, hissedildiği kadar vardı. Başkalarına hiçbir zaman anlatılamayan o sessizlikte yaşananlar önemsenmesi imkânsız bir süreklilikte hız alıyordu. Ama nasıl olsa bir biçimde ilerleyecekti. Bir an gelecekti bir de, o çok sevilen, her an içinde yaşanılan geçmişin çeşitli biçimlerde anlamlandırılmış, geçmişin baştan kurgulanabileceği o yerle buluşacağı bir an. Bir an ama etkisi her zaman sürecek bir an.
Eskiye ait o görüntüleri, akılda kalan ne varsa durup dururken anımsanırdı tekrar tekrar. Nerede başlayıp, nerede biteceği bilinmez bu gerçek, hayallerimin nedenini oluşturan başlıktı bu, duvarlara karaladım bunları, gündüz okunmaz, ışıkta fark edilemiyor.

Hayatın bana getirdiklerini görmek için aynanın karşısında bir kere daha geçtim. Eskiden aynaya baktığımda seni görürdüm. Her seferinde daha da farklı anlamlar çıkaran, aynanın karşısında ne görürdüm de saatlerce orada öylece dikilirdim, o sarhoşluk anlarını şimdilerde hatırlayamıyorum o anları Sen birisini hiç böyle sevdin mi? Aynaya bakıp da onu gördüğün... Şimdi sadece hayattan yenik düşen birisini görüyorum. Varsayımların aldanmalara yenik düştüğü bu akşamda tükenemeyeceğimi sandığın bir izleğin ve sonuçlarını bile bile göze aldığım bu sakıncalı serüvenin izini sürebilmek için gerekli, küçük ölümlerle sessiz sedasız gözden kaybolmaktı. Ben kendime yeni aldanmaları yaşayabileceğim, beni yaşamaya zorlayan hikâyeleri, insanları, hayalleri, hayalleriyle büyüleyen onları konuştuğum eşsiz anlar...


Mevsimsiz Sohbet’ten


Gün Geçtikçe

Kafamda kurguladığım bu düzenin gerçek olmaması için yalvarırken buluyorum kendimi. Bu kurulu düzen, olması imkânsız bir o kadar da hayal ettiğim kadar mümkün olabilecek türden bir şeydi. Tek sığınağım aklım,, düzeni görmediğimde saklandığım bu aklımın düşü, beni git gide kendine bağladı. Kurduğum hayallere sahipken bir zaman sonra onların bana sahip olduğunu görmek, çaresizliğimin ulaştığı en güzel noktayı tanımlıyor.

            Yağmurun ara vermeden yağdığı, güneşin bir süre ortalıkta görünmediği günlerde sahilde yürümenin içini temizlediğini düşünürdüm. Öfkeli dalgaların rüzgârla bir olup sahile vurduğu o zamanlarda üzerimdeki ıslaklığı hissedebiliyordum. Martıların dört bir yana kaçışışını merak dolu gözlerle izlerken balıkçıların sesi uzaktan gelirdi. Çığlık çığlığa uçuşan kuşların acısını düşündüm. Sahil kenarında ölü balılar, ama geçmiş kadar korkutmuyordu.

Gün geçtikçe sessizlik farklı bir boyuta geçiyor. Yaşanılan anların karşı konulamaz güzellikteki anları unutulmaya yüz tuttukça akılda daha güzel izlenimi alarak tekrar hatıra geliyorlar. Zamanın öldüremediği yüzünü mutluluktan sarhoş olduğumuz zamanlarda dinlediğimiz şarkının nakaratını tekrar dinlediğimde hatırladığımı anımsıyorum. Sensiz hiç gitmediğim o yerlere bu günlerde tek başıma gitmenin verdiği hüznü peki sen kaldırabilir misin?


Mevsimsiz Sohbet’ten



İsterdim

Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız bir güzelliğin vardı senin. Duygusuzlara göre çok kolaydın. Kurbanın doyumsuz şehveti vardı sende. En kırgın, en yaralı insanları bile bir cellât yapardı o saf, o gerçeküstü sevgin. Seyrederdim seni o uzak adamda, bir şey yapamadan seyrederdim seni, yazarken. Buruk bir sevinçle izlerdim cellâtlarınla sevişirken aldığın tanımsız hazzı. Nasıl da kıskanırdı seni; kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı. Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı kıskandıkları gibi... Sen o çıplak, bedelsiz sevginle bozardın onları, bütün dengelerini. Aldığın o hazla kendilerine duydukları bütün sahte güvenlerini derinden sarsardın. 

Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen ölümünü istemedi mi senden? İstemedi mi?  Kabul et artık... Ben onlardan hiç olamadım.  Ben gözümü senden hiç ayırmadım. Çünkü sen benim o saf çocukluğumdun. Sen benim yaralı, o kimsesiz gençliğimdin. Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyordun. Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var.

İsterdim bu güzel havada oturup yapabileceklerimizi yazmak yerine bunları seninle yaşamayı.

            Yaz bitti. Evime döndüm yine. Ama hayalet sokaklarda parçalanmış kişiliklerim dolaşıyordur yine bir başlarına. Yaz bitti ve beni o çok istediğim gülümsemeye kavuşamadım. Bir zamanlar bu kentin sokaklarında mavi bir gülümseyiş olarak dolaşan ve hiçbir kötülükten etkilenmeyen hayalleri kıskanıyorum: ama yine de olabildiğince ciddiye alıyorum her şeyi, her ayrıntıyı, her görüntüyü... Yazabilmek ve hayatı değiştirmek için içimi açtığım her yerden kötülük dolmuş içine. Tutunmak için, edindiğim iktidarımı korumak için kendimden vazgeçtim. Ne kadar gizlemeye çalışsam da, aslında öylesine güçsüzüm ki...

            Yaz bitti ve ben anladım ki yalnızlığımı sindiremeden dışarı çıkmışım, dünyayı değiştirmeye, dünyamı değiştirmeye... Kendimi tanımdan kendimi kanıtlamaya çıkmıştım. Yaz bitti ve ben sadece evime dönebildim. Artık pek kimseyle görüşmüyorum. İnsanların yüzleri çoğunlukla ürkütücü geliyor. Konuşmak, yorucu geliyor. Konuşmaya mecbur kalınca cümleler eksik bir şekilde dile geliyor.


Mevsimsiz Sohbet



Seni sevmek


Seni sevmek, ruhta izi kalmış yaraları başka bedenlerle gizleme çabasından mı ibaretti? Farkındayım, en başından beri izi kapanmayan yaraların boşlukları üzerinde umarsızca gezdim sana sahip olabilmek, sana ait olabilmek için. Sebepsizce vazgeçebilme yetin de bundan kaynaklanıyordu. Zordu kabullenmek. Sana hak vermek, haksızlığa haksızlık olurdu. Çünkü sen çoktan yargılamıştın beni aşk mahkemende. Ve ne sonum başından belliydi sana varış noktam sandığım bitişte. Bunun adı seni sevmek değil, hayatımın en güzel zamanları diye tanımladığım aşk sarhoşluğumda kendimi aldatmak olmuştu.  Ne zaman baksam kıyılarıma, kırık deniz dalgalarında kendimi değil, senin yüzünü gördüm bu zamana dek. Öyle bir gittin ki, sessizce. Fark etmedim bile gittiğini.

Gittin.

            Seni sevmek, hayatıma yabancı gibi uzaktan bakmak oldu. Benimle olmadığın zamanlarda o masum yüzünün ve saçlarının başları tarafından öpülmesine itiraz ederek sayıklayıp uyanmak, adını tekrarlarla gökyüzüne ulaştırmak oldu seni sevmek. Geceleri, sana hasret odamın yatağında sensizlik kâbusları görürken ter içinde uyanmak, kendimin bile affetmediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde tanrıya yalvarmak oldu. Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu sevmek. Bu kadar sessizlik içinde sessizce gidişindi anlamsızca sana bağırmak, haykırmak, ağlamanın nedeni Sonra çaresizliğe hapsolmuş pişmanlıkla sana tekrar sarılmak oldu tüm yapabildiğim.

            Uykunda öpüyorum seni, kötülüklerden uzak, en masum halinle. Senin için bir şey yapamayışımdaki duraktayım hala. Bazen küllükte saklıyorum seni. Tütündeki dumanda buluyorum seni. Başıboş kalmış çaresizliğin ortalarlarında gezinirken masumiyetindeki güzellikte buluyorum kendimi. Seni sevginden uyandıramam.


Mevsimsiz Sohbet’ten

İlk Önce

            İki aşkın arasında şaşkın, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbimi cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin “sizin” di. Oturup zamanın o yağmursuz o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği boş pencerelerimde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev... Susardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anlardan birini seçip dondurarak... hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurunda olmadan. Elin çaya uzanırdı... Tenim dudaklarını özlerdi. Demlenirdik... Küçüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin. Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli ıslığı gibi bilerdi sesin suskunluğumuzu. Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuma, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanarak istediğim bu hayattan çalıntı anlamı, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesler ve ilk önce hep sen bilerdin.

Belki de sadece hayallerimde yaşadın. 

            Seni sevmek, hayatıma tanıklık etmekti benim için... Sabahları evden çıkmadan önce uykumdaki o en masum halini öpücüklere boğarken, gitme, diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak sık sık işe gitmekti seni sevmek. Seni sevmek, bunda yıllar önce, seni bir ideal gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikler, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğim cevaplarıma inandırmaktı.

            Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp nefes alabilmek için, geceleri saatlerce tek başıma karanlık sokaklarda kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybetmiş, umutsuz hayatlarında geçmişin izlerini sürmekti.

            Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları altında ruhumu ısıtmaya çalışırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi yanımda hissetme isteğine sahip olmaktı. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Karanlık sokaklarda, yerde sessizce bıraktığın ayak izin olmak istemekti. Bazen bu bekleyişin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumaya benzerdi.


Mevsimsiz Sohbet’ten