Mutlu bir
sonbahar gününden geriye havanın kararmasına dakikalar kala… Rüzgârın kulağıma
bir şeyler fısıldadığını hissedebiliyorum. Sanki anlatmak istediği bir şeyler
vardı bana. Yaprakların ağaçtan düşüp yere değerken çıkardığı sesin içimde
uyandırdığı duygu. Daldan düşen yapraklar ve rüzgârın hafif hafif, içtenlikle
söylediği nağmeler benden hoşlanmış gibiydi. Saçlarımı dağıtıyor ve benimle
dans edercesine tatlılıkla esiyordu. Kulağım diğer yandan uzaktan uzağa,
inceden inceye gelen bir sesi anlamlandırmaya çalışıyordu, daha çok sonbahar
akşamına yakışır şekilde çalınan, kemanı andıran… Belki de bu sesi çok
uzaklardan gelen kayıkçıların ve martıların çıkardığı sesler oluşturuyordu,
bilmiyorum. Her şeyiyle sonbahara yakışır bir akşamdı o akşam. Kafamın içi
uzaklardan görünen deniz kadar berrak ve sakindi. Tek başıma o bankta oturmuş,
hayatı seyrediyordum.
Nasıl olduğunu
anlamadım ama birden sen belirdin sağ tarafımda. Nasıl bu kadar sessizce yanıma
yaklaştığını merak etmiştim doğrusu. Belki de ben çok dalgınım, geldiğini
anlamayacak kadar, her neyse. Geldin ve bankın sağ tarafına usulca oturdun.
Dikkatimi çeken ilk şey kahverengi uzun saçlarındı. Rüzgâr saçınla dans ediyor,
gözünün önüne getiriyordu. Sadeliğin güzellik bulmuş haliydin. Geldiğin andan
beri sana bakıyor, gözlerimi alamıyordum senden. Sen denizi seyrediyordun,
yakaladığın bir sese de kulak verip. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, dikkatimi
çeken bir şeyler olduğunu söylüyordu. Belki de –benim gibi- sen de kemanı
andıran o sesi anlamaya çalışıyordun. Bir zaman sonra kafanı yavaşça bana doğru
çevirdin. O an ağaçların baharda olduğu gibi tekrar yeşile büründüğünü, akşam
sakinliğine dalmış daha coşkulu dalgalandığını, martıların yorgunlularını
unutup daha hızlı uçtuklarını hissetmeye başladım. O anda aklım bir kâğıt
parçası gibi hafiflemişti; rüzgâr aldığı gibi uçurdu, nereye uçurduğunu kendisi
bile bilmeden. O anda donup kalmıştım, ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne
demeliydim, ne demeliydim de bu nefesimi kesen zamana bir son verip normale
döndürmeliydim. Çünkü kendimi hissetmiyordum ve sen bana bakınca; çünkü vücudum
kaskatı kesilmiş, hareket edemiyordum; çünkü ucu bucağı olmayan sonsuzluk
geçiyordu içimden. Sana dokunmak istiyordum, rüzgârın şarkılar okuduğu
saçlarına, bana içten içe gülümseyen ve gamzelerini ortaya çıkaran yanaklarına,
o narin omzuna. Fakat büyülemiştin beni, bunların hiçbirini yapamıyordum. Her
şeyin normale dönmesi için rüzgârı ve o sesi duymak istiyordum yeniden. Fakat
duyabildiğim tek ses, nefesindi. Sakin, durgun, dinlendirici nefesin. Tüm
seslere değişebilirdim. Bu ses; çok garipti ama öyleydi.
Hisli, derinden gelen bakışlarla
bana baktığın an fark ettim. Gözlerin çok derinden bakıyordu, konuşuyordu
gözlerin, evet, gözlerin içten içe konuşuyordu benimle. Rüzgârın sana
dediklerini anlatmaya çalışır gibi. Ama susuyordun sen, neden konuşmuyordun
sahiden? Kelimelerin yetemeyeceğini mi düşünüyordun yoksa? Yoksa anlatmak mı
istemiyordun? Ya da o sonbahar akşamının o asil sessizliğini mi bölmekten mi
kaçınıyordun? Belki de konuşmasan da seni anlayacağımı düşünüyordun, bilmiyorum
cevabını. Tek bildiğim gözlerinin benimle konuşmak istemesi.
Sessizliği
bölmek istemedin. Bana bakmayı bırakıp denizi seyretmenden tahmin ediyorum ki. Yakamozu
izliyordun, bense sana bakmaya devam ediyordum. Rüzgârın saygıyla taşıdığı tuz
kokusunu içime çekiyordum. Ohh, tertemiz ve ferah… Fakat heyecanım hala devam
ediyor, yatışmıyordu bir türlü. O sonbahar gününden geriye kalan saatler sanki
sonsuzluğa akıyordu. Dünyanın en güzel yerini sorsalar tam olarak sağ tarafımı
tarif ederdim; gözlerindeki masumiyeti… Usulca denizden gelen tuz kokusunu her
burnuna çekişinde sanki benden de bir parça içine dolardı. Bu durumdan memnun
olduğunu düşünürdüm yüzündeki mutluluğu okuyunca. Huzur doluydun burada.
Rüzgârın sana fısıldadığı şeyler sanki hoşuna gidiyordu. Yere düşen yaprakların
çıkardığı ses gecenin orkestrasına eşlik ederdi.
Birdenbire artık
konuşabileceğini fark ettim, artık özgürdüm, seninle konuşabilecektim.
“Nasılsın?” dedim sana, ilk dediğim şey bu oldu. Şaşırmıştın adeta böyle bir
şey duymayı beklemiyordun benden belki de. Kafanı yavaşça bana doğru çevirdin
ve tekrar bana bakmaya başladın. Tekrar bana bakıyordun, gözlerime, en
derinime. Gözlerin, çok güzeldi. Uzun uzun baktın yine. Vereceğin cevabı merak
ediyordum. Ne söyleyecektin bana? Tüm dikkatimi sana vermiş seni izliyordum.
Konuşmaya başlamadan önce aldığın nefesi hissedebiliyordum. Sanki o nefesle
bir
Hazırdım,
ne söyleyeceksen hazırdım, söyleyeceğin her şeye hazırdım, senindim tamamen. Ve
beklediğim o an gelmişti. Konuşmaya başlıyordun! Ama hayır, hayır, bu mümkün
olamaz, mümkün değil! Öylesine gerçek, öylesine sıcak, öylesine içtendi ki
ihtimal dahi verememiştim buna. Belki de unutmuş olmalıydım. Her şey o kadar
güzel ve büyüleyiciydi ki o an… Lanet olası alarm!
