#mevsimsizsohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#mevsimsizsohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2015 Salı

Eski Bir Şarkı

Eski bir şarkı hatırlatıyordu bazı şeyleri; akla gelmeyen, yitirilmiş, kenarda köşede kalan hayalleri. Onlar tam bir öksüzdüler duygular karşısında. Yıllar boyunca iki kelimeye hasret, aklımın bir köşesinde bekliyorlardı, içlerindeki sonsuz hırlayan çaresizlik ve karamsarlıkla birlikte. Yıllar yılı bitmeyen bir mücadele. Bunlardır aslında baş ağrısının nedeni. Kül tablasına basılan her sigaranın arkasından edilen küfürler, hep bunlaradır aslında. Duygusuzluk diye söylenir anılar ve hayaller. Ama bilmiyorlar ki nefret ve sitemle tıklım tıklım doldurulduklarını. Sadece duygu istemekle yetmiyor fakat bundan duyguların haberi yok, hepsi bu.

Sabaha doğru yağmur yağmaya başlıyor - günün yorgunluğunu üzerimizden atmak için akşama doğru sahile gittiğimizde de sağanak başlamıştı-. Ellerini hareket ettirmeye çalıştığını görüyorum. - o soğuk kış günlerinde üşüdüğü zamanlarda bana sımsıkı sarılır, ellerimizin hiç ayrılmaması için yalvaran gözlerle bana baktığını görürdüm-. Hemen yanına gidiyorum, ayıkacak gibi olduğunu fark ediyorum. -kendini kötü hissettiği zamanlarda hep yanında olmaya çalışır, can sıkıntılarını, mutsuzlukları beraber demlerdik çaydanlıkta-. Bir şeyler söylemeye çalıştığını hissedebiliyorum, kaşlarını kaldırıyor, dudaklarını oynatmaya çalıyor -kadeh kadeh içerdik, birbirimizi hiçbir zaman bırakmama adına edilen yeminleri, konuştuğumuz her sözcüğün içinde bir tutam aşk olurdu ya da ben eklerdim onu her seferinde-. Makineden gelen onun kalp sesiydi, ama neler hissettiğini gösteren bir makine değildi. Ölümün içinde kaybolan vücudu sanki her an biraz daha eriyordu.


Mevsimsiz Sohbet'ten

19 Nisan 2015 Pazar

Başka Bir Yol


Yazılanlar, hep bir tarafı eksik hikâye. Sandığım gibi olmadı. Kalabalık caddelerin ıssız sokak aralarında aradım mutluluk saatlerini. Yalnızlık değildi bu, daha farklı, daha fazlası. Kıştan çıkma baharı kovaladım ıssız sokak aralarında. Müziği daha iyi duyabiliyorum buralarda. Ağaçlar çiçeklerini giymiş, çiçeklerde her tondan yapraklar –gecenin sessizliği, hafiften rüzgâr esiyor- mevcut. Bir şeylerin değiştiğinin en açık kanıtıydı bu. Aradan geçen uzun kıştan sonra geride kalan soğuklukları, boş limanları, ruhsuz ağaçları geride bırakmak amacım. Gecenin kısa, yaşama dair kurgusunun her zaman fazla olduğu o yaz gecelerini –hala aklımda yazdan kalma o şarkının son notaları- kucaklama çabasındayım. Ilık rüzgâr esmeye devam ediyor, yaza çok az kaldı. Düşlerdeki soğukluk, bir o kadar hızlı çarpıyor zaman, sıcakları eritecek kadar. Baharı getirmenin başka bir yolu olmalı.


Mevsimsiz Sohbet

9 Nisan 2015 Perşembe

Tüm O Kelimeler

Tüm o kelimelerden, şiirlerden vazgeçtim.
Ruhumun çatlaklarında yayılırken yokluğum
Ne olursa olsun yaşamaya değer derken
Yaşama hiç dokunmadığımı fark ediyorum

https://twitter.com/arpaslanbudak
Mevsimsiz Sohbet

3 Nisan 2015 Cuma

Güzel Değil mi?

Yazarken her şey bir kez daha gözümün önünde canlanıyor. Yaşarken fark edemediğim, önemsiz sandığım ayrıntıların sessiz dili deşifre oluyor. Aslında sayısı önemsiz birbirine çok benzeyen ama asla aynı olmayan ve hatırlanmak istemeyen zihnin bir tarafına itilmiş o aptal düş yığınları da hatırlanabiliyor çoğu zaman. Bazen de yapılan onca gereksiz hatalara saplanmış geçmişi anlatmaktan başka bir şeye yaramayan sözcükleri yeniden düşünmekle geçiyor vakit, ilişkilerini kuruyorsun yeniden, zihni buna zorluyorsun yarım kalan çatlakları kapatmak için. Hatırlanan yerler başka yaşanmışlıklarla karıştırılıp telafi edildikten sonra o boşluklarda yerini alıyor, az hatırlananlar bazen en iyi anı görünümüne sahip olabiliyor.  Böylece her şey yeniden yaşanıyor bilinçte, yaşanmayanlar bile yaşanmışçasına karışıp gidiyor çoğu zaman. Yanlış hatırlananlar ya da yaşanılan olumsuzlukları aklın istediği şekilde baştan kurgulayıp bunu geçmişe yapıştırmaktı bazen. Güzel değil mi? Ya da çok acı?



Mevsimsiz Sohbet

2 Nisan 2015 Perşembe

Aykırı İfadeler


Birbirine sürttükçe aykırı anlamlar ifade eden kelimeler –hangi taraf doğru olduğu bilinmeyen bir düzenek bu- her sabah kalktığımda gördüğüm mü yoksa gece, yatsı ezanından sonra, duyuyorum az sonra. Anlaşılmayı bekleyip anlayamadıklarım mı gerçek? Boşluğa üfledim dumanı, şekillerle falına baktım. Duvara bir çentik daha attım, çatlaklardan farksız görüntüsü, parça parça boyası olmayan duvarlar şimdilerde çentik hesabında. Beklemekti geçen günün sonunda olan, biraz daha derinden kazıma mecburiyeti.

Kırgınlıklar anılara döküldüğü zaman daha belirgin oluyor. Her anıda –bazen bir fotoğrafın donuk bir köşesinde- biriken duyguların nedeni, bir köşede kalan sayfalar dolusu yazıda uzaktan gelen ama nereden geldiğini hiçbir zaman bilmediğim müzikte, bir yerlerde, bulma olasılığının az olduğu bu mekân, zaman yaz’a daha yakın.


Mevsimsiz Sohbet

26 Mart 2015 Perşembe

Konuşulurken Unutulan Kelimeler

Sevgisi küçümsenmeyecek kadar büyük, gözümde büyütemeyeceğim kadar küçüktü. Ve onun gözünden baktığımda sevgiler... Neden onunlayım, bilmiyorum. Beni cezbeden, diğer insanlardan farklı olduğunu düşündüğüm şeyler, aklıma gelen bir kaç basit mazeretten bir kaçıydı.  Güçsüz, işe yaramayan... Konuşurken kelimelerin varlığını unuturdum. Nereye gittiği belli olamayan muhabbetin sonu suskunluğa bağlanırdı. Hep bitmeye mahkûm...

            Terk etmenin verdiği tarifsiz acıyı hiç yaşadın mı?         

Gittin.
           
            Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gitmiştin. N'olur öyle bakma bana, dedin en son... Daha bir kaç dakika önce, gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin.

            Tükendi zamanın.

            Yüreğimdeki karar saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen “sen” den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen “sensizliğe” tersyüz ederek gittin içimde, yokluğunla zayıflamış, kalbi kapkara kalmış aşk çocuğumu sevgiyle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce “an” ı “anı” ya dönüştürerek... Öne gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...


Mevsimsiz Sohbet

18 Mart 2015 Çarşamba

Kaybettiğim Onca Kelime

Bir solukla yaşam arasında bir yerlerde hayat bulmaya çalışan ruhların üzerinde başka bir boyutta dolaşıyorum yıllardır. Ay ışığı vuran odanın siyah atmosferinde, gecenin karanlığında, sessizliğin fısıldadığı sözlerin ürpertisinde yazmaya çalıştım kendimi, karanlıktaki aydınlığı bulmaya çalışarak aradım yazılması mümkün gerçekleri. Sonunu getiremediğim sözcüklerde, dokunuşlarda, duvarın çatlaklarından akan kelimelerde, rüzgârın pencereyle yaptığı dedikoduda, gülüşlerin arkasında kalan anlamlarda, sessiz hıçkırıkların bozduğu mutlulukların ardında, hayata yeniden başlama adına tekrardan kurulmaya çalışılan o benzersiz manzaraları tekrar hatırlıyorum, kaybettiğim onca kelimenin ardında kalan o derin manaları.

Mevsimsiz Sohbet



11 Mart 2015 Çarşamba

Şizofreni Sığınağı

Dayanılmaz karmaşanın sessizliği vardı üzerimde. Bulunduğum apartman, sokak, cadde, kaldırılamayacak bir hal alıyordu. Gittikçe ağırlık çöküyordu omuzlarıma. Köşe bucak kaçtım hepsinden, her şeyden. Kendimi en sonunda bu küçük odada sakladım. Burası sığınağım gibiydi, aşka sığındım. Acılara sığındım, yorgana sarıldım. Geceler boyu süren hıçkırıklar gecenin sessizliğinde martı seslerine karışarak semaya doğru yol alırdı. Yatağıma her yattığımda aşk denen çukura düşerken buldum kendimi. Her defasında biraz daha yakıyordu. Ama battaniyesiz de uyuyamıyordum. Benim için bir zorunluluk haline gelmişti artık. Battaniyemdi üstümü örten, sendin... Beni bu dünyadan koruyan şey belki de buydu. Bu dünyanın karmaşasından ve yoruculuğundan beni ancak bu koruyabilirdi. Delirenin ve şizofrenin sığınağı, bir limanıydı aşk...


Mevsimsiz Sohbet

9 Mart 2015 Pazartesi

Aklımın Dip Köşeleri

Hepsi bir hayalden ibaretti, biliyorum. O anımsadığım sevgili, hikâyede yer alan mutluluğun kaynağı, söylenen her sözcük, her gece, ay ışığı, beraber olma adına onlarca yemin, yaşandı sanılan ama gerçekte aynadan ibaret o görüntüler... Aklımın dip köşelerinde bir yerlerde yaşayan, yazıya dökülemeyen içine iki kişilik bir hayatı alan o tek cümleye katlanmak gereken tek şey.

Ancak yaşanınca anlaşılıp gerçeğin anlatılabilecek olduğu o coğrafyada, kimi insanlar hemen hemen aynı şeyler düşünüyor ya da bambaşka bir yalnızlığa dökülüyordu.


Mevsimsiz Sohbet

8 Mart 2015 Pazar

4 Mart 2015 Çarşamba

Kelimelerle Yakarış

Sabah kalktığımda kendimi farklı bir yerde bulacağımı -rüyaların etkisi bu olsa gerek- düşünüyorum, aynı yer, aynı yatak, aynı duvarlar ve hayatın üzerinde bıraktığı yarım kalan –bir şekilde biriken- düşler. Devam etmek, en azından belki de bu hayatın ta kendisi. Esnekliğini akan kum tanelerine borçlu kırgınlıklarım, en azından onlara yeniden bir şans vermek adına. Zamanla değişmeyeceği savunulan doğrular geçmişe mahkûm yaşayarak yanlışın bir parçası oluyor. Giderek yaşama benzeyen tekdüze hayaller, çizgi üzerine sıralanan kelimeler –eğik yazmayı hiç beceremedim-, üzerimde vefa borcu bıraktığım beklentilerim. Arz talep üzerineydi hayattan tüm istediğim, ne kadar istedimse, o kadar uzaklaştı.

Bazen de bunu bir çıkış gibi gördüm, bir uzaklaşma, bir yakarış; Kelimelere sımsıkı sarılarak onları her an yanımda tutmaya çalışmak –sanırım kendimi en rahat böyle ifade ediyorum-. Gecenin karanlığı etrafa serpilmeye başladığı zaman bir tek an’lar benimle kalıyor. Yanımda yanan sokak lambası, tütünden çıkan dumanı seyrediyor, kendimce her dumana bir şeyler çiziyor, hayallerimi görüyorum onlarda. Rüzgâr da dost bu gece bana, hayallerime sahip çıkmam için sakince beni seyrediyor, sokak lambasının ışığı bir azalıyor bir artıyor-. Artık her şey mümkünmüş gibi.



Mevsimsiz Sohbet

Unutulmaya Yüz Tutmuş Yüzler

Derdim gökyüzüyle değil, bulutların anımsattıklarıyla. Başka bir şey gelmiyor aklıma, sadece siyah, bir şekil belirmiyor. Yağmur çiselemeye başlıyor. Tüm şehir ıslaklığın verdiği rehavetle gündüze göre daha sakin. Bütün şehir ölüme kör, sadece bir koşuşturmaca heyecanı. Buradan bakınca hepsi anlamsız geliyor. Üst üste yıkılmış izlenimi veren binalar. Odanın üç tarafında penceresi olan küçük bölüme doğru uyuşuk adımlarla geçtim, yağmur yağmaya devam ediyor, çok ısrarcı değil, sakin ve tane tane, bir damla daha kayıyor pencereden. Zaman zaman her yağmur damlasının bir şeyi andırdığını düşünüyorum, kendimce farklı anlamlar yüklüyorum. Garip bir duygu. Yoksa bu her baktığımda farklı anlamları barındıran bulutların bana bir şeyler söyleme şekli miydi, bilmiyorum. Çünkü onlarda kayıp, yitik ve geri getirmek isteyip de getiremediklerini görüyorum. Bir şehir, yüzü unutulmaya yüz tutmuş bir kişi, çok öncedendi. Kaybettikten sonra pek de önemi kalmıyor aslında, kayıp, bendeki anlamı yokluk. Ama her yağmur bunları bir kez daha bana taşıyor, umut taşıyor. Yağmur damlaları bulutlardan bana ulaşan bir armağan mı yoksa? Bir damla daha düşüyor.


Mevsimsiz Sohbet

Suskun Ölüler

Dünyanın umurumda olmadığı o günleri tarifsiz bir şekilde özlüyorum şimdi. Tek amacı beraber vakit geçirmemiz için yaptığımız o uzun sahil yürüyüşleri, ne konuşacağımızı bilmediğimiz, kelimelerin tanımlanamadan ağzımızda gezindiği o anları, kitap okurken kaçamak gözlerle birbirimize attığımız bakışları... Her şeyin yolunda gittiği, her şeyin ilk olduğu o zamana yeniden dönmem imkânsız mı ki? Üzerinden bir kaç gün geçmiş gibi hatırlıyorum konuştuğumuz ilk günü. Evin büyük oturma odasında bizden ve ana şahitlik eden duvarlardan başka kimse yoktu. Yağmur cama vuruyor, yüreğimde -şimdikinden farksız-, dayanılmaz bir heyecan, bilincimde hala silinmeyen bir bulanıklık bırakırken o günde olan her şey gibi -müzik artık çalmıyor-, ama o bunları hatırlamıyor. Bundan eminim, artık geri dönmeyeceğim. Her zaman yanımda hissetmek istediğim insanların olmadığı, ne zaman bu dayanılmaz dünyaya nasıl katlanacağımı düşünsem yanımda suskun ölüleri görürüm. Hiçbir zaman konuşmaz ve hiçbir şeye karışmayan, bir de yaşayan ama hiç görmek istemediğim insanlarla dolu bu kentte kalacağım, yokluğunla yalnız kalarak, bekleyerek...


Mevsimsiz Sohbet

25 Şubat 2015 Çarşamba

Kaçınılmaz Bedel


Bir bedel ödediğimin çoktandır farkındayım-belki de daha fazlası-. Geçmiş hayatımdaki insana verdiğim acıların aynısını şimdi ben çekiyorum. Yaptıklarım ve yapacaklarıma karşılık bir bedel bu, şimdi de ruhu beni bırakmıyor, köşe bucak kaçıyorum ondan. O yüzyıllarca vermiş olduğum acının bedelini ödemekten kaçıyorum, kaçarken de aklımda hep aynı şey, nasıl kurtulacağımın yollarını arıyorum.

            Bu köşeye sıkışmışlık hissinden nasıl olur da kaçabilir, bu labirentten nasıl çıkabilirim? O benim için duygu gemime aldığım fazla yük gibiydi bu saatten sonra. Tutkuyla bağlı olduğum o insana tüm bunları anlatamam, bir imgeden ibaret artık. Belki de bu yüzyıl içinde geçmişi aramam gerekiyor. Fakat her şeyden önce uyumalıyım. Uyumak, olanları bir kez daha düşünmek için verilen bir fırsat gibi, yola çıkmadan önce yapılan son hazırlık gibi. Bunların ötesinde uyumak, aşklardan, sevinçlerden, belki de tüm yaşananlardan daha güzel...  Cezbedici bir özelliği var.


Mevsimsiz Sohbet

https://twitter.com/arpaslanbudak

Seni Sevmenin Tatsız Hazzı

Seni sevmek içimde ölen askerler gibiydi. Bana her bakışın cesetler çıkardı içimden. Yağan yağmurlar ölü ele geçirirdi. Yağan yağmurlara karışan her bir gözyaşı içimde başlayan çürümenin bir habercisiydi, nefesimi kesen zamanlarda gözyaşının yarattığı nem etkisi işte. İçimdeki ölüleri atmaya çalıştım ama olmadı. Sana her baktığımda daha çok can kaybediyordum. Bu aşkta bana teselli veren bir de battaniyem vardı. Ona sarılır, uzun uzun seni anlatırdım. Baş edemediğim zamanlardaysa altına saklanır, beni korumasını isterdim. Seni anlattığım zamanlardaysa usulca dinlerdi beni. Bakışlarını anlattım ona. Bakışlarındaki ateşte tüm günahlarımı erittiğimi söyledim. Kirpiklerinden dökülen alaycı bakış altında ilgisizce bakan donuk gözlerin etrafında olduğunun da farkındayım. Her bakışta patlayan şarapnel parçaları, binlerce ceset... Buram buram her karışı ölüm kokan yalnızlığın altında canlandırırdım yüzünü başımı yastığa her koyduğumda. Hiçbir şey söyleyemedim karşında. Uzun suskunluklarım oldu, düz saçlarında aktı ve yere düşen inci taneleri gibi etrafa saçılarak uzaklaştı senden.


24 Şubat 2015 Salı

Ya da

Yazarken her şey bir kez daha gözümün önünde canlanıyor. Yaşarken fark edemediğim, önemsiz sandığım ayrıntıların sessiz dili deşifre oluyor. Aslında sayısı önemsiz birbirine çok benzeyen ama asla aynı olmayan ve hatırlanmak istemeyen zihnin bir tarafına itilmiş o aptal düş yığınları da hatırlanabiliyor çoğu zaman. Bazen de yapılan onca gereksiz hatalara saplanmış geçmişi anlatmaktan başka bir şeye yaramayan sözcükleri yeniden düşünmekle geçiyor vakit, ilişkilerini kuruyorsun yeniden, zihni buna zorluyorsun yarım kalan çatlakları kapatmak için. Hatırlanan yerler başka yaşanmışlıklarla karıştırılıp telafi edildikten sonra o boşluklarda yerini alıyor, az hatırlananlar bazen en iyi anı görünümüne sahip olabiliyor.  Böylece her şey yeniden yaşanıyor bilinçte, yaşanmayanlar bile yaşanmışçasına karışıp gidiyor çoğu zaman. Yanlış hatırlananlar ya da yaşanılan olumsuzlukları aklın istediği şekilde baştan kurgulayıp bunu geçmişe yapıştırmaktı bazen. Güzel değil mi? Ya da çok acı?
                                           


Mevsimsiz Sohbet
https://twitter.com/arpaslanbudak

Yolculuk

Onun ansızın yanımda olmasını istiyorum aynı zamanda da hiçbir zaman onu görmemek ikisinin ortasındaki çelişkide nefes almaya çalışıyorum. Hava karardı, gitmem gerekmiyor ama gitmek istiyorum. Neden gitmek istediğimi, nereye gitmek istediğimi bilmiyorum. Aslında ne de çok bekleyen var. Bekleyenlerle yaşanacak hiçbir şey kalmadığını hissediyorum.  Sanırım, bildiğim, tek başıma becerebildiğim pek az şeyden birini yapacağım: Yolculuk, hiçbir yere doğru.      


Mevsimsiz Sohbet

23 Şubat 2015 Pazartesi

Hayal Edemediklerim

Tasvip edemediklerim, anlayamadıklarımdan, anlayamadıklarım da hayal edemediklerimden ibaret. Şimdi soruyorsun bana neden o zaman bunca karalamanın sebebi? Akıldan geçenler gerçeğin başka yüzü, görebildiğim, tutabildiğim kadarı ancak. Varsa geleceğe dair yazılı bir şey, şimdinin belirsiz görüntüsü.
                         
Yıllar önce o sokaklardan geçerken dinlediğim müziği hala tutuyorum bir yerlerde, oradan her geçişimde bana o sıcak yaz günlerinin ve hatırladıklarımı tekrar çağrıştırması için. Fakat uzun bir zaman aralığından sonra aradan geçtiğinde, bunun olmadığını fark ettim, aynı müzik kaçıncı defa sardı, bilmiyorum. Akan zaman anıları da sürükleyip götürüyordu.

Mevsimsiz Sohbet
https://twitter.com/arpaslanbudak

Dalgalanan Boşluk

Tütünden derin bir nefes çekip dalgalanan boşluktan düşüyorum
Hayata hep hüzünden tutunduk- ya da bir gecenin karamsarlığından-
Bu yüzden gözlerin içinden okyanuslar yayılıyor
Her gün derinin altında karanlığı yaşarken
İnanırdım ki mutluluk hayal ülkesinde bir sokak adı


Mevsimsiz Sohbet

21 Şubat 2015 Cumartesi

Dalgalar

-Müziğin kaçıncı defa başa sardığını bilmiyorum.
-Aynı şarkı mı?
-Hayır değil; üstüne yaşanmışlık ekli artık. (masaya dokunur, biraz el gezdirir, hala orada olduğuna inanmak istercesine çalan müziğe odaklanmaya çalışır, hafifçe mırıldanır. ) Gece yarısı geçiyor, soğuk, hep karamsar, soğuk zaten gökyüzü. Dalgalar. Sırası gelen gidiyordu kendini kıyıya atmak, kurtulmak istercesine ama her seferinde deniz yine kendine çekiyordu onu inanılmaz bir çekim gücüyle. Bir yalana bile bile inanmak, bilmeden kaybetmenin başka yöntemiydi. Ama bir zamanlar böyle mutlu olurdum. Herkesten önce unutmaya çalışmaksa, her şeyden önce hatırlamaya sebep oluyor. Zaman ilerliyor, bu doğru ama geriye doğru. Üstünden geçen her vakit üst üste yığılıp daha çok geçmişe yaklaştırıyor.


Mevsimsiz Sohbet