29 Nisan 2015 Çarşamba

Sanırım Size Bir Şiir Yazdım Hanımefendi




















belki biraz umut

biraz tebessüm eklemeliyim hikayeme

kız kulesi olmalı içinde
göğsümde hissetmeliyim nefesini
belki kalp atışları
daha fazlasına lüzum yok

bir kağıt katlar belki adam
belki bir kuş olur

gökyüzü hala mavi olmalı
henüz akşam olmadı
geceyi ise yıldızlara saklamak lazım

bir ses duyulur aniden 
kulaklarında adamın
bir kadın konuşuruz ansızın 
kim bilir belki tam karşısında

ve belki de adam
aynanın karşısında saçını düzeltirken

pek çok şey olmalı bu hikayede
belki birkaç kaldırım
bir kaç şehir eklemeliyim
biraz da umut
gözyaşları ve şiir
zaten hep oradaydılar.

28 Nisan 2015 Salı

Kaybolsak

kaybolsak

istanbul sokaklarında ansızın
gece yarısına beş kala mesela 
kaybolsak
yakamozların
boğazın çığlıklarının arasında
balıkların rüyalarında mesela
kaybolsak
bulutlara ulaşabilir miyiz
köşe başlarına çakılmış cam blokların arasında
kütüphane koridorlarında
belki de kim bilir bir sayfada
kaybolsak
bizi anlatan satırlara karışsak
sokak lambalarının turuncu ışıkları olsa
zifiri geçebilir miyiz adımlarımızla
karanlığın matemli duruşunu
kaybolsak

ulaşabilir miyiz yıldızlara
bir sevgilinin tebessümüne
varabilir miyiz vuslatın tadına
kaybolsak kuçaklaşabilir miyiz kaderimizle
ölümün ensesine bir solukda biz üfleyebilir miyiz
kaybolsak
yürürken bu kentin soğuk kaldırımlarında
ıslık ıslığa şarkılar söylerek
kaybolsak
kucağını açar mı boğaz
dalgaların haykırışları kabul eder mi bizi
kaybolsak
birer çığlık olup kanatlanmamıza izin verir mi
bir buse olup konabilir miyiz sevgilinin dudaklarına
çehresine çehre olabilir miyiz mesela
kaybolsak
kaybolsak 
kaybolsak
kaybolur muyuz?

Ben Sana Rastladım

Dün radyoda sana rastladım
sen vardın
sanki sesin vardı
hafif bir kar vardı
ve mevsim turuncuydu
ta ki şafak geceyi eritmeden
adınla uyanışıma dek
arafatıma varada dek
ah ben İstanbuldaydım
ve sana sadece bir an kadar yakındım
oysa sen bir elif kadar uzaktın bana
dün radyoda sana rastladım
sen vardın
ve o hiç tatmadığım kokun
ben sana rastladım
sen..sen
sen..

                                                                                                        ah ben
.....


yusuf kenan duran

Turan Türküleri



Dedem Korkut ozanları
Ellerinde kopuzları
Bağrı yanık erler ile
Söyler Turan türküleri

Ata yurdun bozkırları
Çorak olur toprakları
Yalın ayak Türk çocukları
Söyler Turan türküleri

Kırım'da bir Tatar ile
Kerkük'teki Türkmen ile
Anadolu'da Emre'm Yunus
Çığırır Turan Türküleri

Plevne'de ağladı Yunus
Kaşgar'da yetim kaldı Yunus
Selanik'te doğan güneş ile
Söyler Turan türküleri

Fetih'teki aşk ile
Sakarya'da iman ile
Gökçe güzel al sancak
Söyler Turan türküleri


19.04.2015 - 03.40

Giderek Yanlızlaşan Benliğimize Doğru


Kapkara bir kitabın kapağında yanan bir mum gibi hayat

soğuk bir rüzgarla silinebilecek gibi bakıyor oysa



dileniyorsun semaya bulutların parça parça akise
kaldırım taşları buz gibi bir musallaya çü ile bağlı
usul usul ilerliyorsun meçhule bihaber bir vaziyet



çıkmaz sokaklarla dolu bir amılgamdasın ve yaşıyorsun
her köşe başı seni yedi başlı mahluklara çıkarıyor
ürperiyor titriyorsun seni saracak bir sokak lambası
peşinden koştuğun hayalin çıkmaz sokaklarında son şehrin



kurtulmaya çalıştığın gerçek bir damla yağmurla düşüyor
önce şehri turuncuya boğmuş sokak lambasının tepesi
sonra toprak arkasından saçların baştan aşağıya doğru
sırılsıklam sen sırılsıklamsın ve güneş doğuveriyor
saçların daha şafağı sökmemiş gün gibi bir hal alıyor



 
          

26 Nisan 2015 Pazar

Düşmesin Kalemim Elimden Ve Sen İstanbul;

         
  Etrafta beliren sokak lambaları ve cılız ışıklar. Karşımda duran lamba bir sönüp bir yanıyor. Belli ki o da memnun değil durumundan. Her yer karanlık. Uzakta köpek sesleri… Hava soğuk. Atkımın boşluğundan hafifçe çıkan buhardan anlıyorum. Ellerim üşüyor, dokunmakta güçlük çekiyorum. Sığınacak bir yer bulmalıyım. Yürüyorum yavaş fakat emin olamadığım adımlarla. Karşımda bir mekân, ney ve kanun ikilisi… Belli belirsiz mum ışığı ve oturan birkaç adam… Eski ahşap kapıyı usulca itiyorum. Eski raflar, tütsüler, mumlar ve eski sandalyeler. Bir masaya geçiyorum. Paltomun cebinden kâğıt ve kalem çıkarıp masanın kenarına bırakıyorum. Öylece durup müziğe kendimi teslim ediyorum.
     
  “ Kalemi yerden almaya erinir bir halim var ama yazmak istiyorum kafamdan geçenleri, eksiksiz ve katıksız. Duygularımı dillendirip, çarpmak istiyorum birbirine hece hece. Sevmek, affetmek bazen nefret etmek… Şikayeti yazarak dile getirmek. Sancılarım, sevmelerim, garip serzenişlerim. Ama bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Saatler bir bir, hiç durmadan ilerliyor. Seni yazmak istiyorum kelimeler tükeniyor… “
      
  Sabaha yakın bir vakit lakin hava hala karanlık. Pencereye usul usul çarpan yağmur damlaları ve eşikten sessizce esen sabah rüzgarı… Mayhoş bir tütsünün verdiği naif koku, tozlu raflardaki resimler, ayağı sallanan eski bir sandalyede oturan, hayatı sırtlamış, soğuktan al al olmuş yüzü ile oturan çakı gibi delikanlı, önünde ufak masa ve kâğıt kalem. İnceden bir musiki, kanunlar... Neye her üflenişte, yeniden dirilmenin şevki, üflenen sırda ki derin hissiyat…
“     Belki yazmak bir kaçıştır gerçekten veya gerçekten. Bu nedenle yazıyorum, benim çizdiğim, yazdığım ve hislerim sadece benim. Bir bakış ile anlatmak istediklerimi yazıyorum, her sözde farklı bir anlam. Ruhumda hissettiğim kalemime düşen bir zerre. Zerre bir madde, madde var oluş ve âlem. Koca âlemde birkaç kelime. Yetinmeli mi kişi? Yoksa kaçmalı mı her şeyden, görmezden gelerek. Korkaklardır korkmadığını dile getirenler. Yazmak ve yazdığını utanmadan, sere serpe göstermek. Hak edene, yazılana, eşe dosta değil herkese. Sen yaz, yazmazsan başa çıkamazsın ne onunla ne de bununla. Yazarken sevdiğini söyle, eğer bir şeyden korkamayacaksan sevmekten korkma.     “
    
  Hava şimdi hafiften aydınlık, şamdandaki mumlar etkisini yitirmiş. Camdan yansıyan ışık huzmeleri… Musiki durmuş, insanlar yorgun fakat sabaha gülümsüyor. Merdivenin altındaki pencere hafifçe açılmış. Kıyıya usulca dokunan dalga sesleri ve martılar… Bir bekleyiş, kalabalıklar, kalabalıklarda yürüyen yalnız insanlar. Galata, Eminönü, boğazın serin suları… Alçalıp yükselen sesler, kimi rahatsız edici kimi sadece kuru kalabalık. Diğer tarafta Süleymaniye… Tekrar insanlar koşuşturmacada, ekmek peşinde. Birileri var meczup öteki mecnun…

“   Kalem elden düşmüş, seni yazmaya kelimeler yetmez ey güzel şehir. Kapıdan çıkıyorum. Aşağı doğru inen Arnavut kaldırımlarında buluyorum kendimi. Deniz hafiften canlanıyor önümde arkamda Beyoğlu, göz ucuyla peşimden geliyor. Her yer çok kalabalık, şehrin sıcaklığı fakat insanların soğukluğu... Galata köprüsü, eşsiz boğaz manzarası bunun yanında gereksiz bir gürültü. Balık tutanlar, çocuklar ve kadınlar. Adımlarım hızlanıyor. Eminönü, vapur sesleri ve tekrar kalabalıklar. Sessizlik istiyorum, biraz da huzur. Karşımda Gülhane aileler, çocuklar… Biraz daha ilerliyorum Ayasofya ve Sultanahmet. Yetmedi. Devam ediyorum, yürüdükçe yürüyorum. Havanın serinliği hala kaybolmamış, havada hafiften salep ve tarçın kokusu… Şimdi karşımda Koca Süleymaniye, yalnız fakat ihtişamlı. Kalabalıklar azalmış, yalnızlık kol geziyor. Adımlarımı duyar hale geldim. Kimsecikler yok artık. Hava yavaştan kapanıyor, belli ki yağmur yağacak. Rüzgâr etkisini artırmış. Rüzgârla gelen hafif musiki. Yalnızlığı ve huzuru getiriyor. Kendimi aramaya koyuluyorum bu kalabalık, koca şehirde… "


Talha AKBAŞ

   

     


23 Nisan 2015 Perşembe

Yasemin Çiçekleri

Sevgilim ,


Parayla satılmamalı çiçekler
Bir maddi değer biçilmemeli onlara
Omuzlarında sevgisini taşıyan adamlar
Bir demet verebilmeli sevdiğine
Işıldatabilmeli gözlerini sevdiği kadının

Sahi sende alır mısın bir gün bana
Bir demet yasemin çiçeğiyle ışıldatırmısın gözlerimi
Seni görünce pırpır atan minik kalbimde özgürlüğüne
kavuşturur musun kelebekleri

Sevgilim,
Uzun ve ıslak gecelerde sessizce uğuldayan
Kuşlar kadar çaresizim inan
Penceremi açıp davet ederim odamdaki karanlığa
Kuşların dert ortağı olurum, onlara eşlik ederim mırıltılarımla

Saksının kenarında unutulmuş bir rüzgar gülü gibiyim
Sevgilim..
Kimse farkında değil sensizlikle tutuşmuş kor yüreğimin
Kimse farkında değil unutulmuşluğumun
Kalbimin kenarındaki uçurumdan bir haberler sevgilim..

Sen, koca adam.
Korkarmısın bir demet çiçekle görünmekten
Çekinirmisin önce sana sonra elindekilere değen bakışlardan.

Korkma sevgilim, sende onlardan olma.
Bilirsin ki
Sen güneşe hasret ben yaseminlere.

Korkarım sevgilim.
Bir şairin dizesinde bahsettiği gibi,
Hiç çiçek vermemiş adamların karanlığından korkarım..

21 Nisan 2015 Salı

Gölgelerin Deşifresi




Yalnızlık iliklerime su diye karıştırdığım bir merhem. Kazıdıkça kanatan, kanadıkça rüzgarın nemli okşayışlarında can veren.  Hüzünse diğer adı ümitlerimin. Sessizliğin göbek adı. Rüzgarlarında savrulan bir yaprak gibi çaresiz ve inatçı aslında. Yürek mi yürek bir kuş gibi sensizliğin çözümlenemeyen şifresi aslında! Öyle bir şifre ki gölgem desen, güneş hiç doğmayacak sanki, gözyaşım desem yağmurlar susacak hep ilkbahar meltemi savuracak yüreğimi. Ve işte son nefes alış verişlerimde hep bir huzursuzluk melodileri fısıldar oldu şu kırılgan yıldızlar. Bilirsin, ben gözyüzünü severim, naiftir, hassaslığı küskün diline vuran fırtınadan bellidir, duygusallığı ise yüreğine savurduğun barikatları eze eze geçen ılık rüzgarlarından anlaşılır. Merhamet dikenleri nankörlüğünü diline doladığın bir kedi gibi olur artık, ürkekliği öyle belli olur ki anlaşılan kanayan sen değil de anılarım aslında. Özlenen akıp giden binlerce dikenli damlalarım belki de. Özlenen şu buğulu camı okşadığım nefesim sayesinde sevda bataklığına saplanmış parmak uçlarımla yazdığım adın belki. Söylenenler ise hep aynı; "Ben yoksam ve yitirilenler umudun gölgesinde güneşleniyorsa yoksa ayrılığın gözyaşlarına sığınan yağmurlar sen bir hiçsin yürek burkan inci tanem!" Sonra sorgularsın kendini birden bire; "Gözyaşlarının ıslattığı gözler nasıl olur da alevlerle kanayabilir?" diye. İşte bütün meselen budur "Günah kokan diller nasıl sevabı okşayabilir ki!"


Melisa AYDEMİR



19 Nisan 2015 Pazar

Keskin Bir Güz Kokusu

  

Kalabalıklar bir bir geçiyor içimden,
Sokaklar;
Sokaklar tıklım tıklım boş,
Yalnızlığın keskin sesini hisseder gibiyim.
Bir güz yağmurunun yere inişi gibi
Sırça Köşkü'nün verandasına vuran yağmur damlaları,
Beyoğlu'nun soğuk kaldırım taşları,
Sokak lambasının altında bir tinercinin yüreği.
Rüzgarın sesi tenimi parçalıyor.
Yeşilden sarıya koca bir yaşamın öyküsü...
Bir yaprak daha
Bir yaprak daha süzüle süzüle düşüyor dalından,
Sonbaharın vefasızlığı.
Yeşilden sarıya bir yaşam,
Başlangıcı kutlamalar
Kim istiyor ki yaşamayı?
Güz yağmurlarında ıslanmayı sana sordular mı azizim?
Dediler mi bir gün dönecek her şey
Ve sen bir nisan akşamı kayıkhanede içerken
Bir yağmur başlayacak
-Güz yağmurları dedikleri illet şey-
Başlayacak bir yağmur ve
Ne o eski nisanlar kalacak geriye
Ne de o yarin yanağındaki o gamze.
Sana sordular mı bunu azizim?
Gökyüzü kararacak dediler mi?
Gökyüzü kararacak, bulutlar ayrılıp kavuşacak
Deniz bile maviliğinden utanacak.
Sokak lambasının altında bir tinercinin yüreği,
Beyoğlunun soğuk kaldırım taşları,
Sırça köşkünün verandası,
Bir güz yağmurunun yere inişi gibi.
Yalnızlıklar çekiyor içim azizim
Yalnızlıklar;
Tıklım tıklım
Kimsesiz...
Sena ADIKUTLU

Başka Bir Yol


Yazılanlar, hep bir tarafı eksik hikâye. Sandığım gibi olmadı. Kalabalık caddelerin ıssız sokak aralarında aradım mutluluk saatlerini. Yalnızlık değildi bu, daha farklı, daha fazlası. Kıştan çıkma baharı kovaladım ıssız sokak aralarında. Müziği daha iyi duyabiliyorum buralarda. Ağaçlar çiçeklerini giymiş, çiçeklerde her tondan yapraklar –gecenin sessizliği, hafiften rüzgâr esiyor- mevcut. Bir şeylerin değiştiğinin en açık kanıtıydı bu. Aradan geçen uzun kıştan sonra geride kalan soğuklukları, boş limanları, ruhsuz ağaçları geride bırakmak amacım. Gecenin kısa, yaşama dair kurgusunun her zaman fazla olduğu o yaz gecelerini –hala aklımda yazdan kalma o şarkının son notaları- kucaklama çabasındayım. Ilık rüzgâr esmeye devam ediyor, yaza çok az kaldı. Düşlerdeki soğukluk, bir o kadar hızlı çarpıyor zaman, sıcakları eritecek kadar. Baharı getirmenin başka bir yolu olmalı.


Mevsimsiz Sohbet

Hayallerimizin Suya Düşmesi Tesadüf Mü?



Gitmek istemediğin bir şehir;adını her duyduğunda sızlayan, bir kaç bölümden oluşan,hafiften dargın, hala yaz kadar sıcak bir kalp. Özlediğin insanın başka bir şehirde,her gün başka bir sabaha ve her gece başka bir aya göz açıp kapaması ne zordur, anlatmak kadar yaşamak da. Açık kalan bir kapı ardından öylece, sebepsiz, çaresiz, bitkin bir çift göz. Edepsizce terk edilen, küçücük, iki parmak aralığı, nahoş kalp kırıklığı. Cümlelerin ardı arkası kesilmez bir vaziyet aldı. Yaşadığım onca kötü olayların ertesinden yazmaya devam ediyorum, yazdıkça içimdekileri kustuğumu fark ediyorum; ziyanı yok, olsun. Hayallerimizin de suya düşmesi tesadüf mü? Ölüm kadar. Ayak uçlarım sızlıyor sana gelen yolları yürürken. Bazen düşünemez oluyorum, duruyorum.



-Pınar Kabakoz-

17 Nisan 2015 Cuma

Yelkenli



Bugün inceden bir yağmur çiseledi.
Saatler gece yarısına yaklaşmakta iken
Akrep ile yelkovanın heyecanlı koşuşturmaları arasında
Ne tarifsiz hisler belirdi yüreğimin en kuytu
Ve bir o kadar da karanlık köşelerinde.
Sen bunu bilemezsin;
Ben İstanbul'un en lüzümsuz semtlerinde
En kirli sokaklarındaki bir kaldırım taşında
Ömür sigaramdan bir nefes daha tükettim.
Kah bir yerlere koşuşturan insan seline kattım ruhumu
Kah kimsesiz bir ölüme koşan bir tinerci siluetine bürüdüm.
Senin haberin yoktu,
Gökyüzündeki kuyruklu yıldızlarla avarelik ettim.
Harcadım kendimi milyonlarca sokak lambasına meydan okurcasına,
Mavi kokulu turuncu şehri ararken ben,
İlkbahara değin saklarken portakal ağaçları meyvelerini,
Akşam sefaları gün ışığına çoktan talip olmuşken
Beni neden karanlıklara gömüverdin?
Artık geçmişimize bir serçenin gözünden bakabiliyorum sadece.
Hatıralarımız…
Dilencinin mendiline attıkların kadar değersiz;
Ve aç bir çocuğu ölümün pençelerinden almışçasına mağrur!

Birkaç gök gürültüsü ve anlık ışıldamalar…
Midyelerin hissiz şıkırtıları ve kıyayı vuran denizyıldızları;
Fakat hepsinden ziyade cesaret istiyor betimlemek
Her zamankinden daha dehşetlice vuruyor yüzüne ayın şavkı!
O zamanlar bir başka telaşlı olur kaptanlar.
Yirmi dört saatini tamamlamış bir kelebeğin
Titreyen kanat çırpışlarında alabora olmakta güzelim yelkenliler, kale gibi gemiler…
Yelkenliler ki suda narin süzülmeleri
Salına salına yüzmeleri
Dervişane sükunetleri
Bilcümle maşukların kalesi yelkenliler!
Güverteniz kimlere emanet? Dümeniniz kimin elinde?
Yolunuz düşmez mi mavi kokulu şehirlere?

Mavi kokulu turuncu şehirlere…

-Murathan Aktürk-

16 Nisan 2015 Perşembe

Çalınan Hayaller

Ben bir kız çocuğu tanıyorum.
Hayallerine el sürülmemiş bir kız çocuğu...

Dostlarının sevgi gösterişleri vardı bozguna uğradığı. Babasının bunca yıllık hayatı boyunca ilk defa neyin var, ne oldu deyişi vardı yüzünün her bir karesini incelemesini sağlayacak kadar bozguna uğradığı. Bütün gün hayal ederdi babasının gece eve geldiğinde yıllarının yansıması olan yaralı elleriyle başını okşayıp ona 'canım kızım' diyecek diye..
Gece olunca babasının önüne koyulan demir tabak içindeki çorbada gördü hayatın acımasızlığını. Küçücük bedeniyle sevmeye başladı geceyi. Babasını gördüğü tek vakti. Bu yüzdendi geceye sevdası. Bu yüzdendi karanlığı bekleyişleri.

Sahi ne oldu ona?
Nerede sevinçleri, gülüşleri, gözyaşları? Nerede o parlayan kocaman yuvarlak siyah gözleri? Neden hafızasında masum bir kız çocuğunun sevinç çığlıkları yok?
Neden geriye dönüp baktığında korku ve acı çığlıkları görüyor?
Neden insanlardan kaçıyor? Onu daha fazla  incitmemeleri için mi? Sevdiklerini daha fazla incitmemeleri için mi? Sanırım her ikisi de..

Çocukluğu elinden alındığında o masum kızda bir kör kuyuya atıldı. Belkide çoktan o kör kuyuda boğuldu ama farkında değildi.
Çocukluğunun en güzel anılarını yağmaladıklarında o parlak siyah gözlü kız çocuğundan geriye bir yıkım bıraktılar.
 Tadilatı mümkün olmayan bir yıkım...

13 Nisan 2015 Pazartesi

VARLIĞIN..



Varlığın, bütün uçurumlara inat hayata tutunmak gibi.
Varlığın, bütün gidişlerin aksine gelmek gibi.
Varlığın, ölümün aksine yaşamak gibi.
Varlığın, hüzne inat mutluluk gibi.
Varlığın, bütün çocukların başını okşar gibi merhametli.
Varlığın, anne gibi huzurlu; baba gibi güven dolu.
Varlığın, bize biz olma ihtimalini sunan bütün olasılıkları yaşayabilme imkanı.
Varlığın, yokluğundaki boşluk ve hiçlik hissini düşündürmeyecek kadar inançlı.
Şimdi sen düşün, yokluğunun açabileceği yaraları..

Her Büyüyüş Bir Tükeniş



    Hayalini kurduğun şeyler iki adım ötendedir, ellerini uzatsan tutacaksın uçurumdan yuvarlanmak pahasına, koşsan yetişeceksin rüzgarın topraktan getirdiği nefes tüketen kokusuna düş'lerinin.. Her düş'ün bir düşüş'tür farkında olmazsın bazen ya da farkında olursun; lakin inandırmak yerine kendini sahteliğine gülüşlerin, kanarsın bile bile çamur yağan notaların tükenmişliklerine. 

    Yaşın sekizken mutlusundur, en büyük heyecanın tatilde kumdan kaleler yapmaktır, sarılmak en büyük özlemindir bir köpeğe onu kucaklarcasına ve sadece sevgi verirsin uçan her kuşa, penceresi açık odandan içeri umut yaprakları taşıdığı için. Büyürsün yavaş yavaş büyürsün hıçkırıklarla büyürsün, sabrı öğretir hayat sana hayallerine usul usul yağan lanet olası hüsranlıklarının en büyük teması. Büyümek istemiyorum anne, dersin. Çekip çıkaracak tek O'dur çünkü seni oradan. Anne dersin tut elimden, savuruyor rüzgar notalarımı yazdığım sayfalarımı, mutluluktan ördüğüm duvarlarımı sanki kağıttanmışçasına. Tut anne dersin tut yüreğimi, çalıyor fırtınalar onu, bırakma anne bırakma kasırgalar uçurumdan yuvarlıyorlar ümitlerimi. Bir sel gibi taşıyor ümitlerim tutamıyorum, yok yolu yok anne. Yolu yok, kurtar beni demek istersin. Geriye dönüp baktığında ise en büyük çığlıkların aslında en büyük sessizliklerin olmuş düğüm düğüm yüreğinde. 

    Yapılacak tek şey gitmektir dersin yüklenip gitmek bir, iki sırt çantasına yükleyip tozdan hayallerini. Düşünecek olursan ve soracak olursan bana; bırak, bırak dostum hayallerini de geçmişini de bırak, yük olur sana, taşıyamaz hiçbir vapur ümitsizliklerini. Bacakların taşır da bedenini, taşıyamaz bu yükü küçük yüreğin.. Soracak olursan bana bırak, binersin bir gemiye kaldıramaz sefil ağırlığını, yok dostum yok binsen şimdi bir uçağa kaldıramaz ki hayal kırıklıklarını. Seninkisi kürekleri ezilmiş bir sandalda seyahate çıkmak gibidir bilirsin. Bilirsin de yine de inandırırsın kendini, solgun nehirlerden taşan hatıraları toplamak için eğildiğin an gözyaşların tepe taklak olur, hayalini kurduğun ne varsa oracıkta boğulur. Allah'ım dersin Allah'ım kurtar. Kurtar kaybolan inci tanelerimi, çamura saplanmış yaşanmışlık yuvalarımdan. Sonra yine dönersin aynaya bir kendine bakarsın, sorarsın bildiğin ama bilmek istemediğin gerçekleri sorgularmışçasına. 

    Ah be ahh, gölgen bile terk ederken seni, nasıl inanabilirsin ki vazgeçilmez olduğuna, bir başkasının çekip gitmeyeceğine.. Unutursun, büyüdüğün duvarların altında ezilir ruhun. Artık sadece kağıttan uçakların ve sandalların kalır ellerinde ve yıpranan bir avuç da hayal kırıklığı. Masallara mı ne oldu, düşünmek istemezsin! Söylesem şimdi karanlık odaların ıssız çığlıkları emin ol boğar dibine kadar ömrünü. Sarılabileceğin masum bir hasret kalır he bir de her gün başında bekleyip ağladığın gece! O çok sevdiğin gündüzler çok mu adil sanırsın yine en vefalısı yıldızlardır gökyüzünde. Gözyaşların mabet olur akarken boğazından içeri, bir de onlar için nemlenir gözlerin sanki çok kuruymuşçasına.. Yağmurlar mı, onlar da neyin nesi diye düşünürsün bir an, üzül üzül yıkmaya geldiler küçük yüreğindeki hayallerini. Anne, anne ne istediler küçük bedenimden, daha çok küçük değil miyim sanki? Yüreğim ağır geliyor bedenime, hasretlerim gündüze yük, geceye kabus oluyor! Ben büyümek istemiyorum dersin, inadına her gün beş kat daha hızla büyür gözyaşların. 




    Üzül üzül, çok ağır geliyor sessizlik, yalnızlık. Kafanda daha cevabını bil(e)mediğin sözlerin var senin bilirim. Sormaya korkarkan kırılır binbir parça yüreğinde.. Ve bu yıpranmışlıklarınla ne zaman cesurlaşıyorsun biliyor musun? Akan her bir yaş tanesi akıttığında rimellerini, umursamadığında akan siyahlıkları beyaza. Zaten alışkınsındır her gecen bir parça siyah akıtır gündüzüne ve her sabrın hüsranlık yükler bedenine .. 

    Onlara söyleme anne, sakın onlara söyleme. Aramızda kalsın rüzgarın savurduğu notalarımdan akan çığlıklarım, sakın söyleme annem bırak bilmesin onlar sen bil yeter! Büyümek istemiyorum; çünkü ben büyüdükçe ve masumlaştıkça her geçen gün kalbim alev alıyor, tükeniyorum annem.. "Tükeniyorum !" Lakin bilirsin yapacağın tek şey yaşamaktır! O yüzden bırak şimdi kumdan kalelerini, oyuncaklarını kaybetmiş küçük bir çocuk gibi sızlanmayı bırak! Sen zaten en büyük çocukluğu büyümekle yaptın dostum. İşte o yüzden "YAŞA!", yaşamasını bilmeyen gözyaşlarına inatla! 


    Melisa AYDEMİR




12 Nisan 2015 Pazar

Şehrin İki Yüzü













Bir çok sefalete, fakirliğe
Bir çok lükse, şahşahaya ev sahipliği yapar şehir.
Bir ücra mahalle köşesinde evsizler, mideleri bir dilim ekmek için can atan sokak çocukları, yıkık dökük evlerde hastalıkla ölüm kalım savaşı veren yaşlı insanlar.Gece olunca sokaklarda hüküm süren, duvarlara özgürlük anlayışlarını boyayan kanunsuz adamlar.Hükümsüz meselelere dur demek için bütün gecelerini nöbette geçiren aynasızlar.Kapkaççılar, gaspçılar, ikinci el arabalarla yapılan tatmin yarışları.

Bu sefalet kokan sokakların 5-10 mil uzağında, şehrin aydınlık kısımlarında sanat sergileri,
zengin çocuklarının doğum günü partileri, film galaları, lüks arabalarla yapılan ego yarışları, yeni yıl kutlamaları, envai çeşit yemeğin bulunduğu sofralarda, yanan şömine ateşinin karşısında yemek yiyen insanlar.Şehrin karanlık tarafından nasibini almamış, paranın gözlerini kör ettiği faniler..

Şehrin karanlık tarafının, aydınlık tarafına karışmasıyla başlar tüm isyanlar, baş kaldırışlar,
devrimler.
Siren sesleri, kargaşa, kornalar, bir annenin evladı arkasından kopardığı feryatlar.

Belkide hiç karışmamalıydı karanlık aydınlığa ve aydınlık karanlığa.
Herkes kendi menzilinde vermeliydi imtihanlarını, savaşlarını... 

11 Nisan 2015 Cumartesi

Rüzgarı Anlamak

Rüzgarı Anlamak

İstanbul içini döküyor bugün,
Birer birer, damla damla…
Denizin coşmuş dalgaları vuruyor kıyıya sert
Fakat incitmekten korkarcasına
Yürüyorum usulca, adım adım kaldırımlarda,
Denizden esen rüzgar üzerimde biraz daha hissedebilmek için.
Bu rüzgar kendimi anımsatıyor galiba,
Her seferinde gürleşip esiyorum ve birisi pencereyi kapatıyor.
Girmek şöyle dursun sadece sert bir dokunuş ile öylece kalakalıyorum.
Böyle gerekiyormuş ama incinen rüzgar hiç mi düşünmüyor bu insanlar?
Uzatmaya gerek yok, İstanbul boş sokaklara içini döke dursun.
Sadece unutmayın istiyorum,
Siz burada oldukça, bu rüzgar her fırsatta esmeye devam edecek…


Talha AKBAŞ
12.12.14



Söz parçacıkları

Esen rüzgar, soğuk hava, ayazdan çatlamış ellerim ve kalemim. Bir köşede dik ve yitik delikanlı duruşum. Kalemi her sürttüğümde hissettiklerim, boş sayfaların anlamsız bakışları ve ruhumun derinliklerinde fırtına öncesi sessizlik, gürlemeyi bekleyen hararetli adeta meczup timsali bir delikanlı. Ve sen; naif, hoş ve bir o kadar da sakin. Bazen hiddetli bazense bir çiçek kadar narin ve kırılgan. Çözemedim bu anlamsız ilişkiyi. Ruhumda hissettiğim her zerreyi. Zerre bir madde, madde var oluş ve alem. Koca alemde ufak bir nokta , her şeyi bitiren. Anlat bana ben miyim suçlu? Yoksa o ürkek bakışların mı? Neyiz biz... Karanlık çöktüğünde bir kıvılcım sonra alevler. Ve tekrar sen, bu sefer daha şiddetli ve dolucasına... Ben ise sadece suskun ve adım adım uzaklaşan yalnız adam.
                                                   
                                                                                                                                     Talha AKBAŞ


Şimdi


"Burada fazla zamanım kalmadı. Gitmeme çok az kaldı. Bu odanın manzarasını çok sevmiştim son zamanlarda. En çok da kendimi buluşumu...
  Şimdi bakıyorum gökyüzüne, bulutlu...
  Şimdi bakıyorum gökyüzüne,alacakaranlık...
  Şimdi bakıyorum, birçok şey değişmiş... 
  Kuşların uçuşu bile anlamlanmış. Zaman ve gerçeklik insanı çok değiştirirmiş... Ben bunun farkında olamayacak kadar aptaldım.
  Şimdi bakıyorum, dumanı tüten bir baca bile insana hayatla ilgili bir şeyler anımsatabilirmiş.
  Bir tını, bir koku, bir esinti insanı hüzünlendirip başka diyarlara götürebilirmiş.
  Bir gitar telinin tıngırtısı, insana umut verebilirmiş. 
  Bir kadının nefeslerini esirgemeden şarkı sözlerini mırıldanışı, onun hayatıyla ilgili birçok şeyi sızdırabilirmiş. Bu benim en sevdiğim oldu...
  Kahverengiyi sadece dağların, çatıların, toprağın rengi sanarken; bu kadar çok anlama gelebileceğini hayal bile etmemiştim. Edememişim..."

9 Nisan 2015 Perşembe

Tüm O Kelimeler

Tüm o kelimelerden, şiirlerden vazgeçtim.
Ruhumun çatlaklarında yayılırken yokluğum
Ne olursa olsun yaşamaya değer derken
Yaşama hiç dokunmadığımı fark ediyorum

https://twitter.com/arpaslanbudak
Mevsimsiz Sohbet

7 Nisan 2015 Salı

Rüya

Şimdiler de rüyama gelmiyorsun.
Cidden sen gideli cok mu oldu ? Şuan herşey rüya gibi, uyandığımda kızacağın bir rüya. ''Niye ben yoktum, ben gitmem ki hiç bir zaman'' diyeceğin bir rüya..
Yokluğunda eskittiğim sayfalarca yazı var. Hiç birinden haberin olmayacak olması canımı sıksa da bunları yazmak rahatlatıyor sanırsın saatlerce konusuyoruz yeniden telefonda.

Geçiyor herşey açtığın yara, bıraktığın hatıralar..
Yeni bir hayat bile kurulabiliyormuş senden sonra, yarımda değil artık öyle. Bıraktığın eksikleri doldurmadan da yasayabiliyorum hiç de demiyorum yarım bıraktın.Zaten hayatta hiçbir yokluk doldurulamıyor. Anlayacağın geçmiş oldugunu bilerek de nefes alabiliyorum. Ama unutmuyorum seni. Zaten kim kimi unuttugunu idda edebilir ki tam anlamıyla..

Nur Çelik

6 Nisan 2015 Pazartesi

İnciten Bekleyişler

                                  

 Bekleyişler; sanki hiç duyamayacakmış gibi o tıkırtı seslerini hayal edişler .. Yürek algılarmış en zor olan yaşanmışlıkları, mağdur anıları. İşte unutsa da beynin, kavga etse de akreple yelkovan hareketsizce soluklanmak için izin vermez onu gördüğünde pır pır atan .. Sanki zorluyor mevsimler, bir gece döküyor yaşlarını kurumuş yaprak misali iç çekişlerinin ardından bir de güneş doğuyor sanki umudu avuçlarına yağdırırcasına .. Sığındıkça semaya, huzurla doluyor yüreğin bilirim ben, ya sen? Bazen görmek istemediklerine bile kalpte yer verirsin dediğini duyar gibiyim ya da belki de en çok görmek istediklerindir onlar ne dersin ? Bakmak ve görmek nedir asıl onu bilir misin sen? Bakmak yeterli midir görmek için derin unutkanlıkları, bakmak yeterli midir bir fotoğrafa saatlerce, görmek için gözlerdeki derin anlamı ya da şöyle sorayım; bakmak yeterli midir ruhuna inen huzurun sıhatini görmek için ellerinde? Bakmak nedir diye sorarlarsa söylersin o halde, görmenin yarısı bile etmez aslında !


Melisa AYDEMİR

SERÇELER



Ah o mağrur serçeler
Serçeler bana seni düşündürür.

O ürkek kanat çırpışları
Usulca dala konuşları
Sıcacık mani ötüşleri.

İnsanlara yakın ama bir okadar da uzak 
Gidecek yeri yurdu olmayan
Boz renkli serçeler.

Senin gibi suskun
Senin gibi ürkek
Senin gibi ana vatansız

      Ah o mağrur serçeler
      Serçeler bana seni düşündürür.

5 Nisan 2015 Pazar

Ağlayan Düşler




Gözyaşları dostum.. Gönlümün sessiz sakini, dudaklarımın tükenmeyen çığlıkları, ruhumun kovucu ateşi.. Ağlayan sonbahar yaprakları savuruyor gecemi gündüzüme. Utanç veren çocuksu bir haykırış benimkisi. Yalnızlığım ürkütüyor yazdığım kelimelerin hepsini.. Ah sevgilim, sözlerin acı verirken kalabalık sessizliğime, gökyüzünden düşen her bir umut damlası yıkıyor şimdi kararan güneşimi. Sevda mı? Benimkisi sadece umut tiryakiliği! Dumanı çıkıyor gönlümün yangın yeri sefil yoksulluğundan, ellerim değiyor yitip giden kaybettiğim gözyaşlarıma.. Aşk sevgili, dostluk, arkadaşlık? Nerede diyor düşlerimin ağlayan hıçkırıkları, nerede dünyama yağan yıldız taneleri?
Hazır değil yüreğim hüküm giymeye, yargılanmak için daha çok ağlamak gerek.. Bir, iki, üç.. Hazır değilim! Dört, beş, altı.. Tükeniyorum! Yedi, sekiz, dokuz, on..Yoruldum! Yoruldu ümitlerim, ağlıyor şimdi sessizliğime gömdüğüm yüreğin, sus sevgili sus. Sen değil dostluk gerek şimdi bana. Dualarında yer veren yoldaş gerek yakarışlarıma! Düşlerimin canı, hayallerimi sulayan, gülüşümü semaya haykırışlarında gözyaşlarına emanet eden dost gerek şimdi bana.. Kılıçtan keskin sözlerini saklayıp adaletsizliği göğsüme geçirenlere değil, yıpranmış el yazmalarımı dünyaya koz eden düşmanlara değil, umut kırıklarıma göğsünü siper eden yoldaş gerek çığlıklarıma.. Sen değil sevgili, sen değil!


Yürüyorum.. Gidişlerini gözyaşlarıma emanet eden gölgelerin ardından, savaşıyorum kılıçlarını yüreğime geçirmek isteyenlerin tersine.. Dosta koşuyor şimdi tüm sözlerim. Duvarlar geliyor üzerime, yok yok hazır değilim kaybolmaya, silinmek için değil satır başlıklarından, doldurmak için kelime aralarını yükseliyorum semaya.. Soğuk burası dostum, üşüyor şimdi sevda muhtacı bakışlarım. Soğuk burası dostum, titriyor bir kedi misali ürken yüreğim. Soğuk burası dostum, alışkın değil yüreğim tek kişilik sessizliklere.. Alışmışım ben iki kişilik çığlıklara. Hayallerim bile üç kişilikti benim dostum. Notalar dahi yalnız değilken; olurken bir bütün beste misali, yıpratıyor şimdi bir kağıt kesiği gibi kanayan avuç içlerimi. Tutamıyorum artık, tutunamıyorum dostum.. Ezgiler bile tek yürek kaplıyor şimdi.. Solan çiçekler mi yok yok, yiten emekler benim yandığım.. Canına yangın yeri döşediğim, kirpiklerimde ıslanıyor şimdi hatıralarım.. Yok dostum tut şimdi sarmak için bedenimi.. Yemin olsun yıkılan duvarlarımın üzerine, gözlerin emanetimdir bedenime,sözlerin hatıra, dualarımdasın dualarımda..
On bir, on iki, on üç.. Hazırım! Hasret kalmışım meğer bir bakıştan yükselen ezgilere.. Kıvranıyorum şimdi, alıştım dostum.. Alıştım! Hazırım artık tek kişilik mısra başlarında ömür çürütmeye.. Yalnızlık dumanında zehirlenmek için de olsa rahat şimdi uyuyan masallarım.. Biliyorum dostum unutmayacak dudaklarından çıkan hiçbir yakarış adımı, sarmak için anılarımı belki de duyamayacak umudun hatıralarını.. Biliyorum dostum, artık ellerin kılıçlarını sırtıma geçirenlere siper, yüreğime saplanan tüm masalların zehrini akıtmaya hazır.. Karşında dağları eriten ben, hazırım şimdi tek kişilik dökmelere gözyaşlarımı.. Solan bir çiçek, avuçlarına ürkek bir kelebek bırakıyorum şimdi dostum. Unutma anılarım hep anılarında kalacak ve ben hep hüküm giymiş mağdur olarak kalacağım dualarında.. Ruhuma bir Fatiha ..

Melisa AYDEMİR

4 Nisan 2015 Cumartesi

geceler

Geceler uzun ve yalnız
kağıda değen kurşunun sesi yankılanır duvarlarımda
ve aklımda o meçhulüm soru


3 Nisan 2015 Cuma

Güzel Değil mi?

Yazarken her şey bir kez daha gözümün önünde canlanıyor. Yaşarken fark edemediğim, önemsiz sandığım ayrıntıların sessiz dili deşifre oluyor. Aslında sayısı önemsiz birbirine çok benzeyen ama asla aynı olmayan ve hatırlanmak istemeyen zihnin bir tarafına itilmiş o aptal düş yığınları da hatırlanabiliyor çoğu zaman. Bazen de yapılan onca gereksiz hatalara saplanmış geçmişi anlatmaktan başka bir şeye yaramayan sözcükleri yeniden düşünmekle geçiyor vakit, ilişkilerini kuruyorsun yeniden, zihni buna zorluyorsun yarım kalan çatlakları kapatmak için. Hatırlanan yerler başka yaşanmışlıklarla karıştırılıp telafi edildikten sonra o boşluklarda yerini alıyor, az hatırlananlar bazen en iyi anı görünümüne sahip olabiliyor.  Böylece her şey yeniden yaşanıyor bilinçte, yaşanmayanlar bile yaşanmışçasına karışıp gidiyor çoğu zaman. Yanlış hatırlananlar ya da yaşanılan olumsuzlukları aklın istediği şekilde baştan kurgulayıp bunu geçmişe yapıştırmaktı bazen. Güzel değil mi? Ya da çok acı?



Mevsimsiz Sohbet

2 Nisan 2015 Perşembe

Aykırı İfadeler


Birbirine sürttükçe aykırı anlamlar ifade eden kelimeler –hangi taraf doğru olduğu bilinmeyen bir düzenek bu- her sabah kalktığımda gördüğüm mü yoksa gece, yatsı ezanından sonra, duyuyorum az sonra. Anlaşılmayı bekleyip anlayamadıklarım mı gerçek? Boşluğa üfledim dumanı, şekillerle falına baktım. Duvara bir çentik daha attım, çatlaklardan farksız görüntüsü, parça parça boyası olmayan duvarlar şimdilerde çentik hesabında. Beklemekti geçen günün sonunda olan, biraz daha derinden kazıma mecburiyeti.

Kırgınlıklar anılara döküldüğü zaman daha belirgin oluyor. Her anıda –bazen bir fotoğrafın donuk bir köşesinde- biriken duyguların nedeni, bir köşede kalan sayfalar dolusu yazıda uzaktan gelen ama nereden geldiğini hiçbir zaman bilmediğim müzikte, bir yerlerde, bulma olasılığının az olduğu bu mekân, zaman yaz’a daha yakın.


Mevsimsiz Sohbet

1 Nisan 2015 Çarşamba

Ait

Kendimi sana ait hissediyorum. Senden baska hic birseyim yokmus gibi. Memleketim, anavatanım, yerim yurdum senmiş gibi. Bataklıkta gibiyim ve gün geçtikce sana karısıyorum. Seninle bütün, seninle var oluyorum. Abisinin elini bırakmayan çocuk gibi sıkı sıkıya tutunuyorum sana. Kokuna, sesine, kirpiklerine, o güzel bakan gözlerine, adımı söylerken dudaklarında oluşan hafif ama can yakıcı tebessümüne. Ellerinin sıcaklıgından daha etkili bir ilaç varmı benim için. 
Ya içimde kelebekleri uçuşturan, ömürlerini uzatan o bakışların?
Pekiya sensizlik?   Nasıl anlatır, nasıl kelimelere döker, nasıl düşünürüm bunu. Düşüncesi bile nefesimi keserken. Kalbimden seni çekip aldıkları düşüncesi. Elimdeki bir dünya sevgiyle, aşkla söndüremem bu yangını. Düşerim, dizlerim kanar, yutkunamam, hafifletemem bu acıyı. Terkedilmiş bir şehir olur çıkarım, kimsesiz olur çıkarım, sensiz olur çıkarım..

Kübra Eyuplar

Ben Geldim

Ben yaralı gönlümü
Buhuz etmeye yazdım
Mürebbime yazarken
Edep bilmeye geldim

Aldım elime kalemi
Amel işlemeye geldim
Gülistanında gülümün
Eteğin koklamaya geldim

Pervaz urdurdum ben arşa
Cevlan eyledim her katı
Üzerimde tufan iken
İçimi dökmeye geldim

Firkat vaktim gelmeden
Maraz giysimi giymeden
Ben aşkımı bilir iken 
Helallik almaya geldim.

Cerhi felek döner iken
Melek suru üfler iken
Ben korkudan bedbaht iken
Nebime koşmaya geldim

Kangı mirvarda tasviri
Yarene tasvire geldim
Bir kendime benler katıp
Boyumdan taşmaya geldim

Ben eydirem başımı 
Zebun oldum bir maraz
Yaren bilmez halime
Adap örmeye geldim

Aldım alalı kalemi
Taşar oldu arş-hudadan
Ben izimi bulmuş iken
Yunusa demeye geldim

Merve Köklüce