M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2015 Pazartesi

Mevsimsiz Sohbet'e Genel Bir Bakış:

Kendisiyle Olamayan, Başkasıyla da Olamaz
           

M. Alparslan Budak tarafından kaleme alınan Mevsimsiz Sohbet'te idea aidiyettir; bir kişinin varlığını değerli kılan ve anlamlandıran bütünlüğün aidiyetle mümkün olabileceğinin anlatımıdır. Kişiyi salt varlık olarak değil, aynı zamanda aşkın bir nesne olarak ele alan Mevsimsiz Sohbet, varoluşçu sorgulayışı 'kişi' kavramı üzerinden değerlendiriyor. Ait olunamayanla konuşmalar, zamansız ve mekânsızlık üzerinden anlatımlar genel-geçeri değil evrenselliği ve süregeleni temdit ediyor olması, eserin adını da bu doğrultuda şekillendirmiştir. Eserde sık sık değinilen kararsızlık ve ikilem argümanları varoluşsal sorgulayışın çeşitli değerlendirmeler ve faklı çıkarımlarla ele alınmasına katkıda bulunmuştur. Eserde bu faklı çıkarımlarda aidiyetsizlik kökenli aşırılığın ve insanda töze ait niceliklere tam anlamıyla sahip olmayan bireyin ne tür tutumlar sergilediği hem karakterin bakış açısıyla hem de tanrısal bakış açısıyla değerlendiriliyor. Bir sonuca ulaşmaktan öte sorgulayışın kitabıdır Mevsimsiz Sohbet.


"Hayatta yalnızca beyazlar yoktur bilirim, siyahlar da öyle... Griler kaplıdır çoğu zaman, üç tarafı bilinmezliklerle çevrili hayatımızın her tarafı... Umutlar mı? Beklentiler mi? Yaşanmışlıklar mı? Hayal edilenlerin gerçekliğine inanışlar mı? Bilinmez... Belki de içimizdekilerin sırrı yalnızca grilerin tonunda saklıdır ve yüz üstüne çıkaramadıklarımızdır gerçeğe bizi bu denli yaklaştıran... Çünkü bilirim ki grilerle dahi mutlu olmayı bilmelidir insan! İşte aidiyetsizlik de grinin en güzel yolculuğu değil mi aslında? Ve aidiyetsizliğin en güzel tanımı..."

26 Mayıs 2015 Salı

Kaçıncı Son


- Bunları söylerken o müzik bir yerlerden çalmaya devam ediyor, müzikte ruh bulur notalar; tıpkı aşkın ondaki yeri gibi… Müzik, hatırladığım son fotoğrafı gözümde canlandırma. (Biraz duraksar.) Bir sigaranın daha sonu, kaçıncı son, baştan yaşanan yaşamlar, denk gelirse de seninki.Güneş çarptıkça titriyor yansımalar, her şey yaşam kadar canlı, oluşan görüntüler gayet net. Boşluğu yavaş yavaş şehir görüntüsü oluşturuyor. Ve yine aynı yer… Dışarıdan gelen kalabalığın sesi, belki anlam kazanırsa ince bir ses, “yoksa o mu geçiyor” dedirtecek kadar tanıdık. Merdivenlerden inen birisi, çocuk sesleri, geçmişi hatırlatıyor hepsi. Güneş akşama devretmek üzere. Bu vakitte beliren ay, gecenin yalancısı. Ama eminim bu sefer gece olacak. Sesler, sesler giderek kayboluyor, zaman geçtikçe sade bir siyahlık. Bir akşamüstü, sanki her şey yavaş yavaş eriyor gibi, bir bitkinlik hikâyesi.

-Akşam. Yağmur çiselemeye ısrarcı. Her şey devinimin bir parçası, bir hazırlık heyecanı, açan çiçekler, yere düşen yapraklar… Her gün farklı bir ton kazanıyor yeşil, geçen her gün yaza biraz daha yaklaşıyor. Bir şeyler geride kalıyor, bir şeyler hızla yaklaşmaya devam ediyor. Zaman geçiyor mu, yoksa geriye mi akıyor, bilmiyorum. Zaman cidden geçmiyor mu? ( Cevap beklemeden devam eder. ) Cama vurmaya devam yağmur taneleri. Yaza yaklaşan her gün bilmediklerim, geleceği taşıyor. İki an’ı da aynanda yaşamak mı bu gerçekten de? Hatıraları da yanında sürüklemeye devam ediyor. Yağan yağmur toprağa düşüyor, yeşilleniyor doğa. Gökyüzünün görebildiğim her parçasında anılara dair bir şey bulabiliyorum her seferinde. Odamdan çıkmak istemiyorum, duvarlara ulaşamayacak bu yağmurlar. Yağmurun yıkadığı sokaklarda duyabildiğim yalnızca müziğin sesi. Notaların hüznü ciğerlerime doluyor.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Mevsimlerden


İfadelerin çağrıştırdığı şeylerin gitgide birbirine benzediği şu bahar günlerinde kışın tutamadığı soğuk hava hissedilir halde. Ama yaz olsun istemiyorum, yaz: sıcak günleri, sessizce kurulan cümleleri ve birkaç basit düşünceyle birçok sekli kafada tekrar tekrar canlandıran o günleri hatırlatıyor, onu hatırlatıyor. Kışın getirdiği dinginlik içimdeki bekleyişi düşünmek için güzel bir süreç belirledi. Belki de kışın geceler bunun için uzun.

Mevsimlerden aynı sıcak bir günü –ağustos mu?- anımsatıyor, takvime bakmaksa düş kırıklığı, çünkü hala bahar aylarını yaşıyoruz. Gün saymak istemiyorum ama hiç saymayacağım dediğimde bile en az bir kez saymışlığım vardır. Sayıyı bildikten sonra umursamazlığa verebilirim ancak. Bu büyük çelişkinin başlangıç noktası ben, varış noktası düşünceler yani yine ben oldum bu yolda. Bir takvim yaprağı daha düştü.

Öğlen daha farklı bir hayat, güneş mi buna karar veriyor? Sabahı andırmayan bir zaman, dünden çok daha farklı. Birleştirilmeyi bekleyen iki parça gibi. Bir anda her şey değişebiliyor. Zaman geçtiği sürece kendimi hep farklı hayatların bir parçası gibi görmeye başlıyorum. Bir anda değişebilen onca görüntü, mekân –geceye hiçbiri kalmayacak-, hepsini aynı yaşamın içine katabilir miyim?

O bunaltıcı yaz günü –belki de eylül- tekrar aklıma geldi. Burada oturmaya tüm ihtimalleri ve kurguları baştan anlamlandırmaya çalışırken o şimdi ne yapıyordu?

Yaz da düşlerin arasında kalan kısa bir geçmişten ibaret artık. Devinimsiz günler, hepsi farklı hayatların bende birleşen ortak noktası. Güneş öğlen tam tepede oluyor, yaz çoktan geldi.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Ya peki sen


Hep yeni bir yolu tarif ederdi hayat. Bir çıkmaz sokak gördüğümde devam eden sonsuz yolların olduğu zaman anladım. Her bitiş, ardında çok farklı bir başlangıcı da yanında tutuyordu aslında. Yol bitti başka yollar çıktı karşıma, satır bitti yeni satıra geçtim, gün bitti bir öteki başladı ama duvar doldu daha yazamadım. Elde kalan haklara göre hayat devam etti çünkü.

Bir başka hak, müzik. Ama bu sefer daha farklı bir müzik sesi, uzaktan geliyor. Ne çaldığını tam olarak anlayabilmek için martıların hepsini gökyüzünden kovmak gerekirdi. Adı müzikti ama ne olduğu, en çok da bu düşündürürdü işte. Bilinenlerim bir kenara, ulaşamadıklarım baş üstünde gezer oldu. Şimdi o müziği anlamaya çalışıyorum, onun yanıma gelmeden önce çaldığını fark ettiğim lanet ses? Belki de bu derin bir uğultudan ibaretti. Ya peki sen, yoksa seni de mi yaz güzel kılıyordu?


Mevsimsiz Sohbet’ten




Yeni Hayali Yüzler

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.

Uyumak ve tekrar aynı şeyleri –ya rüyayı ya kâbusu- görmek istemiyorum. O günlerden sonra hiçbir uykuda yatağımda bulamadım kendimi, sayfalarda onu aramak –yoksa hala anlatmak istediklerim mi vardı?-, hiçbir yere ait olamadığımı hissettiriyordu.

Varsa geçmiş diye adlandırdığım herhangi bir şey, yanı başımda çay içiyoruz beraber. Onca yıldır içilen yalnızlık kahvesinin acısını çıkarıyoruz beraber. Ne zamanlar eskittik zamanında, geri gelmeyen akıp giden zaman, içime doğru akıyordu sanki aslında. Bir kaçış değildi bu, gerçekle yüzleşme şeklim.

Bir manzaranın hayalinin çiziyorum, eğri büğrü yaşadıklarım bir kenara, yaşayamayıp hayalimin kursağında kalan onca anı bir kenara, yıkık duvarların yeni hayali yüzleri. Göreceliydi bu duvarlar. Herkes farklı gördü. Ben de seni gördüm.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Diğer Geceye Kadar


Diğer geceye kadar sessizlik köşe başında bekleyecek, hayal kurmuyorum, sabahleyin yıldızları çıplak gözle göremiyorum. Israrım yok, sabah değil. Ve anlaşılmayacak bir şey yok. Hiçbir şeyden haberi olmayan o papatya da yalan söyleyemez ya. Peki, neden o nehir onun yüzünü taşır, onun da verecek bir cevabı yok, akmaya devam ediyor. Peki ya ayna, o nereden biliyor da gösteriyor yüzümdeki yılların çizgisini –saçlarımda beyazlar olamaz-, içinde mi tutuyor ki bu görüntüyü? Ve her yağmur yağdığında bu akışı daha hızlı olacak, onu daha uzak mesafelere götürecek. Yanımda kalmayışı belki de daha iyi. Anlamsız gibi gelen görüntüler, belli belirsiz sebepleri vardı onların da.

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Gerçi


Gerçi umursamıyorum artık. Hep derler neyini seviyorsun diye. Doğru ya, eşyası olmayan bir evi, dört duvarı kim sever ki. Aslında hepsi bahaneydi, nehir manzarası, havası, denizi. Bunlar aldatmacanın yardımcı unsurları. Yazdığım yazılar, evet, burada çok yazı yazdım, çoğu kez kabuğuma çekildim. Bazen de hepsinden uzaklaşmak istedim. Başka şehirler, başka zamanlar, başka anılarla –buranın yerini doldurur mu?- kayboldum, kapladım zamanın öteki yüzünde. İçime sığmaz mutluluklar bırakıyorum buraya. Bir daha gelir miyim, hiç bilmiyorum. Ama özleyeceğim. Yıllar önce benden çok şey kaldı burada; mesela çocukluğum. Hayatımda en çok örnek aldığım kişinin anıları dolaşıyor mu dersin? O günden sonra hiç ‘baba’ diyemedim ona. Çünkü çocukluğumun en derin sızısıydı bu. Hep bir parça bıraktım ağzından çıkan her kelimede biraz daha döküldü hayallerim. Yıllar sonra buraya geldim, tekrar bulabildim mi dersin? Sanmıyorum. Çok zaman geçti üzerinden, başkaları çoktan başka anılar bıraktı buralara. Artık benimkine yer yok. Sadece manzarayı göreceğim burada, baktığımda gördüğüm, aklımda kalan.

Buraya tekrar gelmek, ‘belki’ dedim, neden olmasın? Tekrar yeni anılar bırakmak uğruna. Evden çıkıp buraya gelme isteğim hep bu yüzden. Peki neden, insan doğru düzgün eşyası bile olmayan bir yere neden gelmek istesin ki? Ben geldim hem de isteyerek. Dört duvar ne mi anlatır, bazen çok şey. Kışın soğuğunu hissettim. Duvarlar bile soğuğa feryat ederdi. Üşümeyen tek yer belki de parmaklarımın ucuydu, bu şekilde ısınmaya çalışırdım. Müziği kıstığımda duyduğum denizin sesi, boğucu bir uğultu, ışığa hasret oda, hep gece lambası açık oturdum. Birkaç saat sonra güneş doğacak her şey yeniden başlayacaktı, senin için de öyle mi?


Mevsimsiz Sohbet’ten


Tüple Dalış

Suya tüple dalış yapmak ve suda kalma çabaları, suyu sevme ve bundan haz duymak, aşka dalmak.  Ne kadar fazla kalırsan o kadar fazla haz alıyorsun.  Dışarıda ortalığı kavuran güneşten korunma şekliydi belki de. Sessizce aşka dalıp dalıp gitme. Bazen su yüzüne çıkmak da mümkün olan bir şey. Askta boğulup gitmekti bu.

            Acı çekmek, birinin yokluğunda duyulan his oldu çoğu zaman. Etkisini de gösterdi her an aklında kaldığı sürece. O şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor diye düşündüğü zamanlarda o bacaklarını germiş ağzı bir karış açık uyurken halini düşünmediğin çok belli. Sen saçlarımı yastığa dağıtıp gözünü bile kırpmadan onu düşünürken buluyorsun kendini. İçinde bilinmedik bir his var, içimi kemirip duran, karın boşluğuyla kalp arasında bir yerlerde sürekli devam eden bir şey, aklına her geldiğinde de şiddeti artıyor. Yutkunmak ne zamandan beri bu kadar zordu? Sen onu düşünürken yaşamayı unutuyor başka bir boyuta geçerken o ne yapıyor biliyor musun? Dur ben sana söyleyeyim, seni düşünmek dışında her şeyi.

Ne yaptın başladın mı hayatını istediğin gibi yaşamaya? Zamanın geçip sana en iyi anı getirmesini bekleme ve onu sen oluştur. Çünkü bekleyerek geçirdiğin her an hayatının sana yaşadın mı diye sorulduğunda evet de, bekledim deme. Ne zaman bunu gerçekleştirmeye başlarsan gerçekleştirmeye başlarsan o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişim ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişin ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman yaşadığın anı yaşıyorsun demektir. Çünkü anı yaşamakla anda yaşamak arasında büyük fark vardır. Bekleme! Şu dakikadan itibaren her andan anlam ve sonuç çıkarmaya bak. Geriye baktığın zaman koca bir hiçlikle karşılaşma. Hayat akıp gidiyor bir şekilde.

Tek bir söz bütün bir ömre yeter mi? Yetiyordu işte. Kırık dökük kelimelerden kalan bir kaç güzel kırıntıyla yaşıyorduk.  Sessizce sevip gitmekti bu. Rahatsız etmeden, geride onlarca acı ve keder bırakmadan. Sen rahatsız olma, ben sessizce severim seni, tek bir şüphe ve delil bırakmadan. Ama nasıl da bilemedim ki kusursuz cinayet işlenemeyeceğini. Sana gelip kendimi öldürdüm ve şimdi de köşe bucak kaçıyorum sen denilen polislerden.


Mevsimsiz Sohbet



Dizilmesi gerekiyor

Küçük umutların, büyük hayallere dönüştüğü anlarda yeniden doğduğumu hissederdim. Her şey senden sonra yazılmaya başladı, bu yazı sende yazıldı, amiyane bir tabirle her kelimede sen saklısın bu yazılarda. Özne sensin, yüklem ben, nesne de yaşadıklarımız. Bir cümlede bambaşka bir hikâyemiz olacaktı. Ama bunun için yaşıyor olmam gerekiyordu ya da en azından öyle görünmek. Beklediğim anlık mucize, her şeyi değiştirebilirdi.

Dizilmesi gerekiyor.

            Baştan başlamak gerekiyor bazen. Sayfayı çevirip hayata dair yeni bir şeyleri daha somut hale getirerek -yazarak- ele almak gerekiyor.  Ne olacağını bilmeden, neyle karşılaşacağın belli değilken bir yerlerde yeniden var olabilme isteği.  Daha kötü bir durum da olsa bazen ona doğru gitme arzusu. Yoksa istenilen sadece yer değiştirmek mi? Daha kötüye razı olup yer değiştirme hareketine benziyor daha çok.

            Şehrin uğultusunda kaybolup sessizlikteki huzuru bulma çabasıydı hepsi. Sessizlikte ilerlemek daha büyük cesaret istiyor aslında. Gürültünün içinde yürüyerek daha kolay aslında, hataları örten sessizlik öyle değil mi? Her hatayı yakalıyor sessizlik. Her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Acımazsızdır sessizlik. Acıları saran acımasızlıktı...

            Artık bir şeyleri hatırlayamıyorum net bir şekilde. Ya unutmak istediğim için ya da gerçekten unuttuğun içindi. Hatırlamama rağmen o şarkılar nasıl oluyor da onca şey hatırlarcasına gözümün önüne getirebiliyordu ki?


Mevsimsiz Sohbet’ten



Sessizlik

Tek bir cümlenin yükleminde takılı kalmak ve ilerleyememekti ironi. İlerlemeyi göze alacak cesareti bulup geçmişin gölgesinden korkmaktı hiçbir şey yapamamak. Sözcüklerin, olasılıkların ya da hayallerin verdiği özlemden kurtulmanın kolay olduğu yer ancak, aklımda başlayan her şey, burada son bulmalıydı.

            Sessizlik, işte en kötü yanı buydu; anlatılamayacak kadar yok, hissedildiği kadar vardı. Başkalarına hiçbir zaman anlatılamayan o sessizlikte yaşananlar önemsenmesi imkânsız bir süreklilikte hız alıyordu. Ama nasıl olsa bir biçimde ilerleyecekti. Bir an gelecekti bir de, o çok sevilen, her an içinde yaşanılan geçmişin çeşitli biçimlerde anlamlandırılmış, geçmişin baştan kurgulanabileceği o yerle buluşacağı bir an. Bir an ama etkisi her zaman sürecek bir an.
Eskiye ait o görüntüleri, akılda kalan ne varsa durup dururken anımsanırdı tekrar tekrar. Nerede başlayıp, nerede biteceği bilinmez bu gerçek, hayallerimin nedenini oluşturan başlıktı bu, duvarlara karaladım bunları, gündüz okunmaz, ışıkta fark edilemiyor.

Hayatın bana getirdiklerini görmek için aynanın karşısında bir kere daha geçtim. Eskiden aynaya baktığımda seni görürdüm. Her seferinde daha da farklı anlamlar çıkaran, aynanın karşısında ne görürdüm de saatlerce orada öylece dikilirdim, o sarhoşluk anlarını şimdilerde hatırlayamıyorum o anları Sen birisini hiç böyle sevdin mi? Aynaya bakıp da onu gördüğün... Şimdi sadece hayattan yenik düşen birisini görüyorum. Varsayımların aldanmalara yenik düştüğü bu akşamda tükenemeyeceğimi sandığın bir izleğin ve sonuçlarını bile bile göze aldığım bu sakıncalı serüvenin izini sürebilmek için gerekli, küçük ölümlerle sessiz sedasız gözden kaybolmaktı. Ben kendime yeni aldanmaları yaşayabileceğim, beni yaşamaya zorlayan hikâyeleri, insanları, hayalleri, hayalleriyle büyüleyen onları konuştuğum eşsiz anlar...


Mevsimsiz Sohbet’ten


Gün Geçtikçe

Kafamda kurguladığım bu düzenin gerçek olmaması için yalvarırken buluyorum kendimi. Bu kurulu düzen, olması imkânsız bir o kadar da hayal ettiğim kadar mümkün olabilecek türden bir şeydi. Tek sığınağım aklım,, düzeni görmediğimde saklandığım bu aklımın düşü, beni git gide kendine bağladı. Kurduğum hayallere sahipken bir zaman sonra onların bana sahip olduğunu görmek, çaresizliğimin ulaştığı en güzel noktayı tanımlıyor.

            Yağmurun ara vermeden yağdığı, güneşin bir süre ortalıkta görünmediği günlerde sahilde yürümenin içini temizlediğini düşünürdüm. Öfkeli dalgaların rüzgârla bir olup sahile vurduğu o zamanlarda üzerimdeki ıslaklığı hissedebiliyordum. Martıların dört bir yana kaçışışını merak dolu gözlerle izlerken balıkçıların sesi uzaktan gelirdi. Çığlık çığlığa uçuşan kuşların acısını düşündüm. Sahil kenarında ölü balılar, ama geçmiş kadar korkutmuyordu.

Gün geçtikçe sessizlik farklı bir boyuta geçiyor. Yaşanılan anların karşı konulamaz güzellikteki anları unutulmaya yüz tuttukça akılda daha güzel izlenimi alarak tekrar hatıra geliyorlar. Zamanın öldüremediği yüzünü mutluluktan sarhoş olduğumuz zamanlarda dinlediğimiz şarkının nakaratını tekrar dinlediğimde hatırladığımı anımsıyorum. Sensiz hiç gitmediğim o yerlere bu günlerde tek başıma gitmenin verdiği hüznü peki sen kaldırabilir misin?


Mevsimsiz Sohbet’ten



İsterdim

Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız bir güzelliğin vardı senin. Duygusuzlara göre çok kolaydın. Kurbanın doyumsuz şehveti vardı sende. En kırgın, en yaralı insanları bile bir cellât yapardı o saf, o gerçeküstü sevgin. Seyrederdim seni o uzak adamda, bir şey yapamadan seyrederdim seni, yazarken. Buruk bir sevinçle izlerdim cellâtlarınla sevişirken aldığın tanımsız hazzı. Nasıl da kıskanırdı seni; kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı. Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı kıskandıkları gibi... Sen o çıplak, bedelsiz sevginle bozardın onları, bütün dengelerini. Aldığın o hazla kendilerine duydukları bütün sahte güvenlerini derinden sarsardın. 

Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen ölümünü istemedi mi senden? İstemedi mi?  Kabul et artık... Ben onlardan hiç olamadım.  Ben gözümü senden hiç ayırmadım. Çünkü sen benim o saf çocukluğumdun. Sen benim yaralı, o kimsesiz gençliğimdin. Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyordun. Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var.

İsterdim bu güzel havada oturup yapabileceklerimizi yazmak yerine bunları seninle yaşamayı.

            Yaz bitti. Evime döndüm yine. Ama hayalet sokaklarda parçalanmış kişiliklerim dolaşıyordur yine bir başlarına. Yaz bitti ve beni o çok istediğim gülümsemeye kavuşamadım. Bir zamanlar bu kentin sokaklarında mavi bir gülümseyiş olarak dolaşan ve hiçbir kötülükten etkilenmeyen hayalleri kıskanıyorum: ama yine de olabildiğince ciddiye alıyorum her şeyi, her ayrıntıyı, her görüntüyü... Yazabilmek ve hayatı değiştirmek için içimi açtığım her yerden kötülük dolmuş içine. Tutunmak için, edindiğim iktidarımı korumak için kendimden vazgeçtim. Ne kadar gizlemeye çalışsam da, aslında öylesine güçsüzüm ki...

            Yaz bitti ve ben anladım ki yalnızlığımı sindiremeden dışarı çıkmışım, dünyayı değiştirmeye, dünyamı değiştirmeye... Kendimi tanımdan kendimi kanıtlamaya çıkmıştım. Yaz bitti ve ben sadece evime dönebildim. Artık pek kimseyle görüşmüyorum. İnsanların yüzleri çoğunlukla ürkütücü geliyor. Konuşmak, yorucu geliyor. Konuşmaya mecbur kalınca cümleler eksik bir şekilde dile geliyor.


Mevsimsiz Sohbet



Seni sevmek


Seni sevmek, ruhta izi kalmış yaraları başka bedenlerle gizleme çabasından mı ibaretti? Farkındayım, en başından beri izi kapanmayan yaraların boşlukları üzerinde umarsızca gezdim sana sahip olabilmek, sana ait olabilmek için. Sebepsizce vazgeçebilme yetin de bundan kaynaklanıyordu. Zordu kabullenmek. Sana hak vermek, haksızlığa haksızlık olurdu. Çünkü sen çoktan yargılamıştın beni aşk mahkemende. Ve ne sonum başından belliydi sana varış noktam sandığım bitişte. Bunun adı seni sevmek değil, hayatımın en güzel zamanları diye tanımladığım aşk sarhoşluğumda kendimi aldatmak olmuştu.  Ne zaman baksam kıyılarıma, kırık deniz dalgalarında kendimi değil, senin yüzünü gördüm bu zamana dek. Öyle bir gittin ki, sessizce. Fark etmedim bile gittiğini.

Gittin.

            Seni sevmek, hayatıma yabancı gibi uzaktan bakmak oldu. Benimle olmadığın zamanlarda o masum yüzünün ve saçlarının başları tarafından öpülmesine itiraz ederek sayıklayıp uyanmak, adını tekrarlarla gökyüzüne ulaştırmak oldu seni sevmek. Geceleri, sana hasret odamın yatağında sensizlik kâbusları görürken ter içinde uyanmak, kendimin bile affetmediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde tanrıya yalvarmak oldu. Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu sevmek. Bu kadar sessizlik içinde sessizce gidişindi anlamsızca sana bağırmak, haykırmak, ağlamanın nedeni Sonra çaresizliğe hapsolmuş pişmanlıkla sana tekrar sarılmak oldu tüm yapabildiğim.

            Uykunda öpüyorum seni, kötülüklerden uzak, en masum halinle. Senin için bir şey yapamayışımdaki duraktayım hala. Bazen küllükte saklıyorum seni. Tütündeki dumanda buluyorum seni. Başıboş kalmış çaresizliğin ortalarlarında gezinirken masumiyetindeki güzellikte buluyorum kendimi. Seni sevginden uyandıramam.


Mevsimsiz Sohbet’ten

İlk Önce

            İki aşkın arasında şaşkın, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbimi cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin “sizin” di. Oturup zamanın o yağmursuz o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği boş pencerelerimde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev... Susardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anlardan birini seçip dondurarak... hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurunda olmadan. Elin çaya uzanırdı... Tenim dudaklarını özlerdi. Demlenirdik... Küçüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin. Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli ıslığı gibi bilerdi sesin suskunluğumuzu. Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuma, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanarak istediğim bu hayattan çalıntı anlamı, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesler ve ilk önce hep sen bilerdin.

Belki de sadece hayallerimde yaşadın. 

            Seni sevmek, hayatıma tanıklık etmekti benim için... Sabahları evden çıkmadan önce uykumdaki o en masum halini öpücüklere boğarken, gitme, diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak sık sık işe gitmekti seni sevmek. Seni sevmek, bunda yıllar önce, seni bir ideal gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikler, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğim cevaplarıma inandırmaktı.

            Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp nefes alabilmek için, geceleri saatlerce tek başıma karanlık sokaklarda kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybetmiş, umutsuz hayatlarında geçmişin izlerini sürmekti.

            Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları altında ruhumu ısıtmaya çalışırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi yanımda hissetme isteğine sahip olmaktı. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Karanlık sokaklarda, yerde sessizce bıraktığın ayak izin olmak istemekti. Bazen bu bekleyişin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumaya benzerdi.


Mevsimsiz Sohbet’ten


Kendince


Geriye dönüp bakmadım. Bunu yapmanın bu güne ve yaşadığım anı unutma ihtimalimi her an taşıdığımı hatırlatır bana.  Eğer geriye baksaydım, beklenmedik bir anda karşıma çıkabilecek, unutmaya yüz tutmuş ama hala unutulmayan acılarla bir kez daha karşılaşma ihtimali demekti. Çok derinimde saklı,  bir yerlerde amansızca duran, bana ve kendine durmadan yabancılaşan,  bir zaman sonra da hiçbir zaman tanımadığım bir yüz bulacaktım bu şehrin geceleri sessizce odama giren ay ışığının altında. Yüzünde ona ait birtakım izleri ve eskisi gibi yüzüne takındığı alaycı gülümseyişinin yansımasını görecektim. Çünkü geriye dönmek bedeli olan bir şeydi. Geçmişimde kendine yer edinemeyen, bir zaman sonra bir yabancıya dönüşen o insan çoktan kovulmuştu ruhumun sızlayan yerlerinden. Yağmur yağıyordu. İncecik, kesik kesik bir yağmur... Tıpkı nefesimi kesen anlar, anılar gibi... Tıpkı sevgin gibi, içimi önce ısıtıp sonra beni yalnızlığın ve sahipsizin soğuk sularında, sahipsiz binaların kimsesiz köşelerinde sensizlikten kararmış, yalnızlık kokan sokaklarına terk edişin gibi... Tıpkı senin gibi, içimde hissettiğim aşk gibiydi yağmur, kesik kesik...

Soğuk sevgisi, baktığımda gördüğüm kişiyi anımsatmıyordu bana. Bir gülümseyişi vardı, ona benzemeyen. Ona ait olduğunu düşündüklerim aslında sadece düşüncelerimden ibaret olduğunu yüzünün derinliklerine baktığımda ancak fark edebiliyorum. Neden onu görmeyi ihtiyaç haline getirdiği günlerde ona gitmiyordum, bilmiyorum; belki de içinde bana acı veren aşkında uzaklaşabilmek için onun içinde bulunduğu dünyadan daha da uzaklaşmam gerekiyordu. Kendince bir sevgisi vardı; soğuk, tuhaf. Bana baktığında kimi gördüğünden hala emin değilim.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Yazarken

Yazarken, ansızın o sen hareketleri aklım gelip de içinden bir an derin bir pişmanlık sızısı yükselince, ne yapıyorum ben, diye sorardım kendime. Sonra bu sızı beni ele geçirmesin diye, hayır, ben en doğrusunu yapıyorum, ikimizin iyiliği için böyle olması gerekiyor, deyip o mükemmel doğrulanma, kafamdaki o oluşturduğum o örmek iyilik idealime sarılırdım. Ve içimdeki sızıyı usulca dindirir, sonra da kaldığım yerden yazmaya devam ederdim.

            Bu geceyi de ona ayırmıştım. O, bu gece, ruhumun kaçamak yerlerinde istediği gibi dolaşabilirdi. Bu gece pişmanlıklar hiç olmadığı kadar uzağa kovulup, kafamda tasarladığım belki de yanlış olan doğrular, bizi bir arada tutmaya gücü yetmeyen iyilikler bizden uzaklara, o gizli karanlıklara çekilmeliydi. Bu gecem sadece onundu. Bu güne ait hatırlamam gereken ne varsa ben ve ondan ibaret olacaktı. Islak, karanlık ve ıssız sokaklar bizimdi. Sokak lambalarının altında birbirimize sarılarak yürüdük. Her şey bildik ve tanıdıktı. Korku hudutlarına çekilmiş cesaretim tekrar eski yerini alıyor, hayata duyduğum güven çoğalıyordu. Eve giderken attığımız her adımda kaldırım taşlarının üzerinde biriken su birikintileri cesaretimi suluyordu. O mutluydu, ben de mutluydum. Biz diyebilmenin verdiği mutluluğu taşıyordum içimde. Onunla ilgili kurduğum hayaller, onu sıkacak türden değildi. Yaşamını ipotek altına almadım hiçbir zaman. Ayrılığı hatırlatan kelimelerden hiçbirinin o geceyi tanımaması ne büyük bir mutluluk.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Yaşanacak Yer

Evdeki sessizliği cama vuran yağmur taneleri bozuyor. Uzaklardan gelen köpek havlamaları yıldırım seslerine karışıyor. Birbirimize karşı koruyabildiğimiz heyecanın rağmen kelimeleri zor bela araya getirip bir kaç cümle kurabiliyorduk. Evin sesi yankılanmasını sağlayan uzun koridorlarından geçiyordum. Duvardaki onlarca anı dondurup çerçevelere koyduğumuz mutlulukları inceliyordum. Her şey yerli yerindeydi. Masanın üzerinde duran kitaplar, özenle dizilmiş kalemler, tozlu kalemlik, tıpkı yıllar önce olduğu gibi odamı saran sessizlik... Bu sessizliği bozmak için aklıma gelen her şeyi saçmalamak pahasına söylerdim. Bir şeylerin yolunda gittiğini kendime inandırmak için sana onca sorular-yeri gelirdi çok alakasız ve anlamsız sorular- sorardım sırf sesindeki tondan bir şeylerin iyi gidip gitmediğini anlayabilmek için.

Kabul etmek istemeyecektin ama itiraf edeyim istersen: Seninle değildi benim derdim, kendimleydi... Neye yaradı ki seni anlamam. Neye yaradı da o kanayan sesini içimde hissetmedim. Benim derdim seninle değil,  aynaya baktığımda göremediğimde. Boşluklarımı saklayarak yaşıyorum; aynada gördüğüm sadece bir hayalin yansıması artık. İyilileşmez yanlarımı saklayarak yaşıyorum. Görüldüğü gibi değil, dile geldiği gibi saklarım, korkuyu andıran cesaretimi. Yaşamdan uzaklaşmak istediğim zamanlarda beni geri çağırabilsin diye.

            Yaşayacak yer bırakmadılar bana, kentler onlarındı. Köyleri özledim bu yüzden, kıyı kasabalarım, ormandaki tahta pencereleri olan kulübeleri... Ama kentlerin dışında nereye sığınsam, içime bıraktıkları o binlerce kimsesiz yüzün haykırışından kurtulamadım, o binlerce yüz içinden kendi yüzümü bulamadım. Senin yüzünü...


Mevsimsiz Sohbet’ten


Sayısız Ayrıntı

Hazırlayıp önüme sunmam gereken onlarca soru var gözkapaklarımın ucunda. Bu gece anımsayıp tekrarı yapılmadan bitireceğim hepsini. İçimde bir takım kırgınlıkları yaşayabilmiş olmaktan kaynaklanan bir buruk sevinç dolaşıyor. Sabaha doğru kandırmaya başlayacağım kendimi, onun yerine başka birini düşünerek uyanacağımı hayal edip bu şekilde davranmanın miladını başlatacağım bu gece. Ay, ileride eşsiz bir güzellikte batmaya hazırlanıyor. Kapının o anda birdenbire çalındığını hisseder gibi oluyorum. Aldanmalara güvenmek beni hala, çok tuhaf bir biçimde mutlu ediyor.

            Ondan kaçmaya çalışırken, sonradan anladım kendimden kaçmanın aptallık olduğunu. Dengemi arıyordum, kaçışı sonlandıracak çıkmazdan kurtulacağım o umudu. Dengemi nasıl bulacaktım? Aşka sahip olmanın bedeliydi belki de onda esir olmak. Kendi oluşturduğum labirentin faresiydim. Kendime ulaşmak adına verdiğim mücadele de aşkın koridorlarında koşmaktı.

Oradaydım, değişkenliğin hiçbir zaman değişmediği yerde. Ve oradan sürekli değişen bu hayatın kareleri arasında en çok görmek istediğim pozların arasında, istediğim kentlerin, kaçışların sonuncusunda başka şeyler deneyerek ortaya çıkarıyorum. O geceyi, yıllardır olduğu gibi sonsuz boğulmalarla sürüp giden, konuşmaların, dokunuşların hep bir yerde anlamını yitiriverdiği gecelerden birini daha yaşamla, eve döndüğümde hiçbir şey düşünmeyecek kadar sarhoş, yatağa uzanıp kalakalmak için...

            Denizin yolumla kesiştiği yerden baktım hayatıma. Issızlığın kalabalık olarak algılandığı bu dalgakıranların yanında hayatımdaki durağanlaşan her şeyi değiştirmek için kendimce karar aldığım günü hala hatırlıyorum. Günün birinde dünyanın ışığını birdenbire değiştiren o rastlantının nedeni yıllar yılı anlayamadığım bir düş yıkımına dönüşmesinden sonra gittim, hep uzağa, herkesin dediği gibi unutmak için. Ne de çok görüntü girdi yaşama, yüzler, köprüler, duvarlar, kuşlar, sokaklar, parklar, kitaplar, bana bütün yaşamım boyu silinemeyecek, o, bir yere ait olamam duygusunu kazıyan sayısız ayrıntı...


Mevsimsiz Sohbet’ten


Sen De Seversin Yağmurlu Geceleri

Bu manzaranın eski güzelliği yok artık. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Ağaçlar yaşamdan yılmış yaprak dökmüş, karıncalar artık toprak altında, denizin o eski sakinliğinden şimdi eser yok. Tüm doğa küskün hayata, şehirleri saran yalnızlık öyküsü kitaplara sığmayan türden. Artık anlamı bilinmeyen yüzler kaldı geride, tanımsız ve bir o kadar da kendini betimlemekten yoksun. İlaçların yeni dolabı masamın üzeri oldu. Ne zaman bitecek bu kış, ne zaman yaz geri döner o günler tekrar geri gelir? Sabahların hâkim olduğu günler geride kaldı çoktan. Şimdi günlere gecelere hâkim ve gündüz hep mağlup oluyor. Karanlık odanın aydınlattığı gece lambası, soğuk odayı ısıtan sigara dumanı...

Uzun bir süre sonra uzak diyarlardan eve geldikten sonra içimde oluşan bana ait olmama hissi, anlamı ya hayal kırıklığı ya da yıllardır yanılmış olmanın verdiği mutsuzluk. Benimsenen dört duvarın bile yabancılaşması aslında sahip görünen onlarca şeyin gözümdeki değeri birden kayboluveriyor. Peki ya geçmiş? Geçmiş, orada, bir yerde duruyor. Geride kalıyor ama yok olmuyor. Duvarlarda izi kalan o geçmiş, geride kalan diğerleri gibi bir kenarda artık. Bu anın yaşanması onu hep geriye itekliyor, itekledikçe daha da biçimsiz bir hal alıyor. Aslında hayat da zaman gibi, birkaç tarih ya da isim hayatı tanımlamak için yeterli gelmiyor. Yaşanmışlıklar, caddeler, sokaklar, renkler, sabah doğan güneşin ilk ışıkları, gecenin karanlığına karışan kahkahalar, adresler, gülüşler, sayısız ayrıntı ortaya çıkıyor hatıranın derinlerinde.

Gecelerim yağmura emanet bu kış günlerinde. Defterim sahip çıkıyor aklımdaki kurgulara. Başlaması kolay bitirmesi zor olan düşüncelerin ağırlığından kıvrılıyor kâğıtlarım. Hissediyor musun yağmuru, dokunmak, hissetmek... Bir dinlesen, sen de seversin yağmurlu geceleri.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Başka Yalnızlıklar


Bu yalnızlığın üzerine başka yalnızlıklar atarak dolduracağım gecenin boşluğunu. Kaderin değişmez senaryosunu yazıyor ve oynuyorum değiştiremeden. Oynadığım oyunun bir parçasıydı herhalde her gece parça parça ölmek. Geçmişi bazen düşünüyorum da ya da hep ondayım -tam olarak emin değilim bundan-, mutluluktan sarhoş olup sanki tek beden gibi sokaklarda yürüdüğümüz, ne konuştuğumuzun farkında olmayıp, saçmaladığımızı fark ettiğimiz an birbirimize bakıp dakikalarca kahkahalar attığımız o anları özlemekle meşgulüm şu günlerde.

Bazen unutmayı başarabildiğimiz her şey, bir insanla geri döner ve akılda oluşan her şey karmakarışık bir hal alır. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlış ne varsa birbirine geçer. Tek istediğim benden bu denli gidişinin nedenini öğrenebilmek. Doğru ve yanlış hükmü alan tüm kararlar gözden tekrar geçirilmek üzere akıl mahkemesinde yargıladım tekrar tekrar. Hafızanın derinliklerine gömülen her ayrıntı, beynin ortasındaydı şimdi. Yavaş yavaş sevmek,  bir anda unutmanın en büyük engeliydi, bir anda unutamamak da unutmanın. Vazgeçmek, düşünme gerçeğini değiştiremiyor ne yazık ki! Seni bulmak adına kendimi kaybettim. Gidişinde hatırlattıkların benim unutmak için çabaladıklarımdı.

            Unuttuğumu sandıklarım, en çok hatırladıklarım. Düşüncelerimde kâğıtta, ıssız yalnız bir o kadar da haksız. Kelimler ağır basıyor uzadıkça uzayan, sonu görünmeyen gecelerde. Nedenini anlamaya çalıştıklarım bildiklerimin bilemediğim ayrıntılarında gizli olduğunu yazarken fark ediyorum. Geceler ki gündüzleri kör ediyor. Sessizliğiyle haykırıyor gece. Bazen güç bela sabahın olduğu da oluyor, halsiz bitkin bir şekilde yeni gün başlıyor. Yazdıklarım kağıtta kalıyor, kalemin mürekkebi gün ışığını görünce kuruyor. Kurgular, düşler,  önüne geçemediğim onca yazgılar birer birer bitmeye başlıyor. Ayrılık gündüzün değil, gecenin konusu. Satırlara işliyor ayrılığın kokusu, baygın bir is gibi. Artık o satırlarımda, hep bende saklı kalsın diye.


Mevsimsiz Sohbet’ten