7 Aralık 2015 Pazartesi

Mevsimsiz Sohbet'e Genel Bir Bakış:

Kendisiyle Olamayan, Başkasıyla da Olamaz
           

M. Alparslan Budak tarafından kaleme alınan Mevsimsiz Sohbet'te idea aidiyettir; bir kişinin varlığını değerli kılan ve anlamlandıran bütünlüğün aidiyetle mümkün olabileceğinin anlatımıdır. Kişiyi salt varlık olarak değil, aynı zamanda aşkın bir nesne olarak ele alan Mevsimsiz Sohbet, varoluşçu sorgulayışı 'kişi' kavramı üzerinden değerlendiriyor. Ait olunamayanla konuşmalar, zamansız ve mekânsızlık üzerinden anlatımlar genel-geçeri değil evrenselliği ve süregeleni temdit ediyor olması, eserin adını da bu doğrultuda şekillendirmiştir. Eserde sık sık değinilen kararsızlık ve ikilem argümanları varoluşsal sorgulayışın çeşitli değerlendirmeler ve faklı çıkarımlarla ele alınmasına katkıda bulunmuştur. Eserde bu faklı çıkarımlarda aidiyetsizlik kökenli aşırılığın ve insanda töze ait niceliklere tam anlamıyla sahip olmayan bireyin ne tür tutumlar sergilediği hem karakterin bakış açısıyla hem de tanrısal bakış açısıyla değerlendiriliyor. Bir sonuca ulaşmaktan öte sorgulayışın kitabıdır Mevsimsiz Sohbet.


"Hayatta yalnızca beyazlar yoktur bilirim, siyahlar da öyle... Griler kaplıdır çoğu zaman, üç tarafı bilinmezliklerle çevrili hayatımızın her tarafı... Umutlar mı? Beklentiler mi? Yaşanmışlıklar mı? Hayal edilenlerin gerçekliğine inanışlar mı? Bilinmez... Belki de içimizdekilerin sırrı yalnızca grilerin tonunda saklıdır ve yüz üstüne çıkaramadıklarımızdır gerçeğe bizi bu denli yaklaştıran... Çünkü bilirim ki grilerle dahi mutlu olmayı bilmelidir insan! İşte aidiyetsizlik de grinin en güzel yolculuğu değil mi aslında? Ve aidiyetsizliğin en güzel tanımı..."

19 Ekim 2015 Pazartesi

Beklenen Gün

İlk damla düştü yere
Geçti gönlümü yaktı
Yağdı yağmur
Islanamadık beraber

Sen orada ben burada
Mesafeler var aramızda
Sen gittikçe uzaklaştın
Ben sadece kaldım

Baktım
Yandım
Yazdım
Yaktım

Yağmur söndürür sanmıştım,
Olmadı.
O yaktıkça ben bir sigara daha yaktım

Gökyüzünden uzak kalamayan dumanına hasretti
Hasretiyle kül oldu
Kavuşamayacağını anlayıp düştü yere

Hasretten bittiğimi düşündükçe daha çok yandım
Ne kül olabildim
Ne de kül olmadan sönebildim
Biz bittik.
Ben bitemedim.

Yağmurlu Günleri Beklemek

Yağmur yağsa artık
Islansa saçların
Kokusuna hasret yaşadıklarım
Atışına kurban olduklarım
Islansa saçların

Islansın saçların
Islansın ki ortak bir şeyimiz olsun
Islansın ki aynı yağmurda yıkanalım
Senin güzelliğin benim gözyaşlarıma karışsın
Islansın saçların

Islak kalmasın saçların
Artık diyemem sıkı giyin
Üşütme sol yanım
Soğuğu serttir
Eskisinden de sert
Ellerin üşürse ısıtamam
Veremem ceketimi
Gitme diyemem
Üşütme sevdiğim
Kıyamam!

Sadece Parmak Mesafesi

Yusuf Kenan Duran'ın Sadece Parmak Mesafesi adlı yazısını okumak için tıklayınız.



4 Ekim 2015 Pazar

Bağlaşıklık

Sen edat olsan Ben bağlaç Mesela Ayrıksayamasalar bizi birbirimizden Kafası karışsa öğrencilerin Sövseler ardımızdan Yine de yılmasak Benzer olmaktan Yine de yıkılmasak Vazgeçmesek bu aldatmacadan Bilmeyenlerin aynı şey zannettiği İki farklı dil bilgisi terimi olsak ya seninle Adımız hep beraber anılsa Bizi ayıramayanların puanları kırılsa Ama biz kırılmasak Boyumuzu aşan dalgalara karşı Vahşi bir dalgakıran olsak
Seni bana bağlayan bir bağlaç olsam Sen de cümleden ayrılamayan bir edat Cümlelersiz, kelimelersiz birer anlamsız ses olsak Bütünler anlamlılaştırsa bizi "Olamaz mı? Olabilir"
Belki bir gün gözlerinin rengi Büyük harfle başlayan bir cümlede Anlata anlata bitirilemez İşte o anda ben girerim devreye Ama fakat lakinler yok olur Ve derim Gözlerinin rengi zümrüttür Ve çok güzel bakar Ve aşıkken gözleri
-Amma velakin- Bana hiç öyle bakmamıştır ki
•19 Eylül 2015•



Noktalanamayanlar

Noktalama işaretleri, engel değil sevmeye Mesela sen nokta koysan aramıza Ben büyük harfle başlardım Yeniden seni sevmeye
Ünlemlerle başlamıştık, hiç unutmam Her cümlemiz kavga, kıyamet Oysa ne güzel virgüller eklemiştik birbirimize Bıraksan, şimdiye roman olmuştuk Başı sonu belirsiz, Ortası sen
Şimdi, Allah kahretsin şimdiyi Geçmiş zamanda iyiydim ben Kim getirdi buralara beni?
Çünkü şimdi, Sorular bitti, ünlemler gitti Bir nokta bile bırakmadın geriye Boyum kadar bir silgiyle silinmiş gibiyim Hem de kalitesiz bir silgi Kağıdın bir ucuna seni Bir ucuna beni bulaştırmış Becerememiş yapmayı Hiç yaşanmamış gibi
Geniş zamanlarda bir yerde ben, Bir üç nokta bıraksam şuraya Ve sen, İki noktayı alıp da Gitmesen
Ne iyi olurdu sevdiğim, İmla kurallarına inat Yine sen, Cümlemizi bitirmesen
•3 Ekim 2015•
Nesya Eskenazi

Bir "Büyük" Sen

Yüzünü ezberlemek kolaydı Bütün yazılılarından geçmiştim sevdanın Zor olan yüzünü anlatabilmekti Mesela o çenendeki minik çukurda Hiç saatlerce kaybolmamış birine O sığ çukurun belirsiz derinliğini anlatmak Hangi sıfatlara verilebilir bir görevdi? Ya da o çukura bakarken hissettiklerimi Hangi fiillerle hangi zarflar Somutlaştırabilirdi, yargılı cümlelerde?
Nasılsa benimsin diye Saklayacak değilim güzelliğini Nasılını bulana dek Eskiteceğim bütün kelimelerimi Ama sen, eskimeyeceksin hiç Bir dizi şiirde Bin dize olacaksın, anlaşılamamış Ama ben, anlayacağım hep Bir tek ben seveceğim seni Öyle sade, öyle sek Kıdemli bir meyhaneci gibi Eşliğinde, Müzeyyen Senar dinleyerek
•3 Ekim 2015•
Nesya Eskenazi



8 Eylül 2015 Salı

Eski sokak lambası



Bir sokak lambasının altında bekliyorum seni
Bana benziyor biraz
Yanmaya çalışan yılmadan
Ama her an sönecekmiş gibi duran
Gelmeni bekliyorum 
Sevmeni bekliyorum
Yine bana öyle gülmeni bekliyorum
Ellerimle çiçekler vermek istiyorum sana
Sonra yine bana bakmanı
Sarılmanı bekliyorum
Tam yürümeye başlayacakken
En sevdiğin çilekli çikolatayı vermeyi
Boynuma atlamasan bile koluma girmeni bekliyorum
Bekliyorum işte seni
Sonra sönüyor eski sokak lambası 
Altında kaç aşığın buluştuğu
Kaçının sevdiğini ilan ettiği 
O sokak lambası altında sönüyor umutlarım
Anlıyorum ki birmişiz ikimiz 
Onun kadar dayanabiliyormuşum
O da sönünce ayrılıyorum oradan
Kim bilir belki de bir ışık olurum yine
Ama şimdilik Hoşçakal sevdiğim
Hoşçakal...

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Otobüsler

Her otobüs gidişinde kötü olurum
Her güzel günümüzü kötüleyen
Ayrılık demek olan o toplu acı aracı
Son binişinde de nefret etmiştim
Güzergâhında olmamama
Geri dönmeyecek olmasına
Tüm masumiyetimi alıp gidişine
Zamanında gelmesine
Giderken bir el bile sallamamana
Gitmek zorunda olmasına
Nefret kusmuştum
Ondan oturup ağlamıştım zaten, nefretten
Tabi gözyaşlarımın da seninle gelmek ​istemesi de bir sebep
Bu yüzden bu kadar uzun sürdü
Tamamen tükendiğinde, tükendiğimde
Susacağım,
Duracağım,
Belki de bir otobüse binip gideceğim,
Ama hâlâ otobüslerden hoşlanmam


Nur Küçük


21 Temmuz 2015 Salı

Bir Sonbahar gecesinde uyanıktı belki de, ta saatinin alarmı çalana kadar

Mutlu bir sonbahar gününden geriye havanın kararmasına dakikalar kala… Rüzgârın kulağıma bir şeyler fısıldadığını hissedebiliyorum. Sanki anlatmak istediği bir şeyler vardı bana. Yaprakların ağaçtan düşüp yere değerken çıkardığı sesin içimde uyandırdığı duygu. Daldan düşen yapraklar ve rüzgârın hafif hafif, içtenlikle söylediği nağmeler benden hoşlanmış gibiydi. Saçlarımı dağıtıyor ve benimle dans edercesine tatlılıkla esiyordu. Kulağım diğer yandan uzaktan uzağa, inceden inceye gelen bir sesi anlamlandırmaya çalışıyordu, daha çok sonbahar akşamına yakışır şekilde çalınan, kemanı andıran… Belki de bu sesi çok uzaklardan gelen kayıkçıların ve martıların çıkardığı sesler oluşturuyordu, bilmiyorum. Her şeyiyle sonbahara yakışır bir akşamdı o akşam. Kafamın içi uzaklardan görünen deniz kadar berrak ve sakindi. Tek başıma o bankta oturmuş, hayatı seyrediyordum.
           
Nasıl olduğunu anlamadım ama birden sen belirdin sağ tarafımda. Nasıl bu kadar sessizce yanıma yaklaştığını merak etmiştim doğrusu. Belki de ben çok dalgınım, geldiğini anlamayacak kadar, her neyse. Geldin ve bankın sağ tarafına usulca oturdun. Dikkatimi çeken ilk şey kahverengi uzun saçlarındı. Rüzgâr saçınla dans ediyor, gözünün önüne getiriyordu. Sadeliğin güzellik bulmuş haliydin. Geldiğin andan beri sana bakıyor, gözlerimi alamıyordum senden. Sen denizi seyrediyordun, yakaladığın bir sese de kulak verip. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, dikkatimi çeken bir şeyler olduğunu söylüyordu. Belki de –benim gibi- sen de kemanı andıran o sesi anlamaya çalışıyordun. Bir zaman sonra kafanı yavaşça bana doğru çevirdin. O an ağaçların baharda olduğu gibi tekrar yeşile büründüğünü, akşam sakinliğine dalmış daha coşkulu dalgalandığını, martıların yorgunlularını unutup daha hızlı uçtuklarını hissetmeye başladım. O anda aklım bir kâğıt parçası gibi hafiflemişti; rüzgâr aldığı gibi uçurdu, nereye uçurduğunu kendisi bile bilmeden. O anda donup kalmıştım, ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne demeliydim, ne demeliydim de bu nefesimi kesen zamana bir son verip normale döndürmeliydim. Çünkü kendimi hissetmiyordum ve sen bana bakınca; çünkü vücudum kaskatı kesilmiş, hareket edemiyordum; çünkü ucu bucağı olmayan sonsuzluk geçiyordu içimden. Sana dokunmak istiyordum, rüzgârın şarkılar okuduğu saçlarına, bana içten içe gülümseyen ve gamzelerini ortaya çıkaran yanaklarına, o narin omzuna. Fakat büyülemiştin beni, bunların hiçbirini yapamıyordum. Her şeyin normale dönmesi için rüzgârı ve o sesi duymak istiyordum yeniden. Fakat duyabildiğim tek ses, nefesindi. Sakin, durgun, dinlendirici nefesin. Tüm seslere değişebilirdim. Bu ses; çok garipti ama öyleydi.

            Hisli, derinden gelen bakışlarla bana baktığın an fark ettim. Gözlerin çok derinden bakıyordu, konuşuyordu gözlerin, evet, gözlerin içten içe konuşuyordu benimle. Rüzgârın sana dediklerini anlatmaya çalışır gibi. Ama susuyordun sen, neden konuşmuyordun sahiden? Kelimelerin yetemeyeceğini mi düşünüyordun yoksa? Yoksa anlatmak mı istemiyordun? Ya da o sonbahar akşamının o asil sessizliğini mi bölmekten mi kaçınıyordun? Belki de konuşmasan da seni anlayacağımı düşünüyordun, bilmiyorum cevabını. Tek bildiğim gözlerinin benimle konuşmak istemesi.
           
Sessizliği bölmek istemedin. Bana bakmayı bırakıp denizi seyretmenden tahmin ediyorum ki. Yakamozu izliyordun, bense sana bakmaya devam ediyordum. Rüzgârın saygıyla taşıdığı tuz kokusunu içime çekiyordum. Ohh, tertemiz ve ferah… Fakat heyecanım hala devam ediyor, yatışmıyordu bir türlü. O sonbahar gününden geriye kalan saatler sanki sonsuzluğa akıyordu. Dünyanın en güzel yerini sorsalar tam olarak sağ tarafımı tarif ederdim; gözlerindeki masumiyeti… Usulca denizden gelen tuz kokusunu her burnuna çekişinde sanki benden de bir parça içine dolardı. Bu durumdan memnun olduğunu düşünürdüm yüzündeki mutluluğu okuyunca. Huzur doluydun burada. Rüzgârın sana fısıldadığı şeyler sanki hoşuna gidiyordu. Yere düşen yaprakların çıkardığı ses gecenin orkestrasına eşlik ederdi.

Birdenbire artık konuşabileceğini fark ettim, artık özgürdüm, seninle konuşabilecektim. “Nasılsın?” dedim sana, ilk dediğim şey bu oldu. Şaşırmıştın adeta böyle bir şey duymayı beklemiyordun benden belki de. Kafanı yavaşça bana doğru çevirdin ve tekrar bana bakmaya başladın. Tekrar bana bakıyordun, gözlerime, en derinime. Gözlerin, çok güzeldi. Uzun uzun baktın yine. Vereceğin cevabı merak ediyordum. Ne söyleyecektin bana? Tüm dikkatimi sana vermiş seni izliyordum. Konuşmaya başlamadan önce aldığın nefesi hissedebiliyordum. Sanki o nefesle bir

likte ben de toz olmuş havaya karışmıştım. Söylediğin tek bir şey beni olduğum yerden uçurmaya yetebilecek güçteydi. Nedense kendimi çok hafif hissediyordum. Etrafta senden ve benden başka kimse yoktu. Sadece ikimiz vardık, beraberdik. Ve ben hazırdım, bir toz bulutu kadar hafiflemiş kendimi artık sana bırakmıştım.


            Hazırdım, ne söyleyeceksen hazırdım, söyleyeceğin her şeye hazırdım, senindim tamamen. Ve beklediğim o an gelmişti. Konuşmaya başlıyordun! Ama hayır, hayır, bu mümkün olamaz, mümkün değil! Öylesine gerçek, öylesine sıcak, öylesine içtendi ki ihtimal dahi verememiştim buna. Belki de unutmuş olmalıydım. Her şey o kadar güzel ve büyüleyiciydi ki o an… Lanet olası alarm!

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Lale Camii


Lale Camii, 13. Asır... Kitabeye öyle yazmışlar. İnşa tarihinin son iki hanesi kadar önemsiz insanların gözünde. Yıllar önce küçük bir çocuk iken, hemen arkasındaki Melikgazi Kümbeti'ni dikkatlice inceleyerek aldığı düzensiz notları içinde bir tomar kullanılmış kağıt bulunan adi, şeffaf bakkal poşetine koymakla meşgul; acayip kılıklı, sıska ve orta yaşlı Kayserili ya da Kastamonulu olması muhtemel bir seyyaha sormuştum ahvalini. "Bunlar buranın namusudur!" dedi durumdan memnun olmadığını belirterek; lafı kısa tutmuş, öz konuşmuştu.
Çocukluğumu birlikte mahalle ile şehir merkezi arasında mekik dokuyarak geçirdiğim mavi magirusların meskeni de Lale Camii'nin hemen aşağısıdır. Bu nedenle hayatımda önemli yer tutar bu küçük cami. Hem yakınlarında bulunan Cacabey Camii ve Hoca Ahmed Yesevi Camii gibi iki büyük ibadethanenin gölgesinde olmanın verdiği garibanlık hem de hayli uzun süren restorasyon sürecinin sebep olduğu yorgunluk ile Lale Camii secdeye koyulacak başlar, rükûya eğilecek beller, tesbih çekecek eller bekliyor.

Murathan Aktürk

Sekiz Çekmece Bloggger

Merhaba arkadaşlar, sizlere sekizcekmece.blogspot.com.tr 'yi sunmaktan memnuniyet duyarım. Yenilikleriyle blogger standartlarını aşan yapısıyla karşınızda.



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Doğum

   
   Duygusal müzikler dinleyip etrafa gülücükler saçan bir ben miyim? Sebepsiz yere insanlarla konuşan. Ya da sebepsiz yere seviyormuş gibi yapan. Hiç yalnız değilmiş gibi davranan. Nereye gitmeliyim? Bu sefer nereye kaçmalı? Duygularımı nereden atmalıyım? Kime kızmalı, kimden öfkemi çıkartmalı, sonra da vicdan yapmalıyım? Kimin gözlerinden gözlerimi kaçırmalı, kimden hiç ayırmamalıyım? Kiminle gerekli şeyler konuşmalı, kiminle saçmalamalıyım? Bugün neden varım? Ve yarın yine neden var olacağım? Var olmak. Ne için kim için?
  Yalanların ve soruların asla bitmeyeceğini bilmeden bıraktım düşüncelerimi içime. Öyle ağız dolusuydu ki yalanlarım tükürmüyor kusuyordum hepsini. Kendime, herkese, her şeye. Özgürlüğümü kendim kısıtladım ben yalanlarla. Gitmem gereken her yere gittim. Gitmek istemedim. Ama gittim.
  Gitmek. Gitmek için atılmak. Atılmak için fırlamak. Rahimden fırlatılmak. Evet aslında tek yapılan bu. İçinden atmak. Atılmak. Çünkü içeride duramamak. İnsanoğlu hapisten korkuyor. Beklide tek korktuğu şey bu. Anlamaya başladığımız anda büyüyüp oraya sığmak istemiyoruz. Gerekli büyüme gerçekleşince de fırlatılıyoruz. Daha doğrusu zorla kendimizi fırlattırıyoruz.

  Fırlatıldıktan hemen sonra başlıyor boğulma ve pazarlık. Kendi nefesinde boğulmak. Nefes alırken boğulmak üstelik. Nefes ala ala boğulmak. Nefes vere vere. Parayla alınamayan bir şey söyle diye sordu filmde 'Hava' dedi adam. Yanlış! Asıl en büyük ödemeyi havaya veriyoruz. Hayatımızı onun üzerine ipotek ettiriyoruz. Almadığımız an ölmüyoruz. Öldüğümüz an almıyoruz. Çünkü ciğerlerimizde verecek hayatımız kalmıyor.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Anı

Saat sabaha karşı dörttü. Uykuyla cebelleşen göz kapaklarım bugünde her gece olduğu gibi uykuya yenik düşemiyordu. Yine derin hülyalardaydım. Saate baktım, gördüğüm kabusun etkisiyle sırılsıklam uyanışımın üzerinden üç saat geçmişti. Üç saat. Düşünmekten kafayı yemek için iyi bir zaman dilimi.Ama alışmıştım artık. Bu kötü bir alışkanlıktı. Sonra bir ses duydum. Gerçek olamayacak kadar güzel, naif bir ses.. İçimde, yüreğimde, bütün kötüleri, korkuları, acıları ezen bir ses. Daha iyi duyabilmek için bedenimi hafifçe öne doğru kaldırdım. Kulaklarımı zenginleştiren bu naif ses bana yetmedi. Daha fazlasını istedim ve ayaklarımı sarkıtıp yatağımdan indim. Çok yavaş hareket ediyordum. Biraz daha net duymak için cama ilerledim. Dışarıdan gelmiyordu bu can yakıcı ses. Odamın kapısına yaklaştığımda bir türkü çaldığını anladım. Ne dediğini anlayamıyordum. Anlamakta istemiyordum. Ama bir yandan da ruhumu ezen ve kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda ki hissettiğim huzurla nasıl baş başa bıraktığını merak ediyordum.İki zıt duyguyu nasıl aynı anda hissedebiliyordum? Daha fazla kurcalamadım.Ne önemi vardı ki. Çok güzel şeylerden bahsettiği kesindi. Geç olsa da anladım, babam yine memleket türküsü dinliyordu. Zar zor çalışan, cızıltılı radyodan çıkan kadın sesi sadece beni buhrana uğratmamıştım. Kapıyı araladığımda anladım. Babam elinde ölen babasının resmiyle yerde çökmüş oturuyordu. Arkası dönüktü suratını göremiyordum. Görmekte istemiyordum. Biliyordum ki inci tanelerini tazeliyordu. Biriktirdiklerini akıtıyordu. Bu manzaraya alışkın değildim. Hiç alışkın değildim.. Onu hiç ağlarken görmemiştim. Ama iyi ki duymamışım diyorum.Sesi bile yetmişti neler hissettiğini anlamaya.
Bu kederin onu dağların ardında yapayanlız bıraktığını biliyordum. Beni en çok mahfeden de buydu..

25.04.2015

7 Temmuz 2015 Salı

Yanaklarında Ürkek Bir Kelebek Gibi

Bakışlarım,
belki de saçlarında
Meçhule uzanan bir umut
karışıyor damarlarıma.
bakışlarım,
yanaklarında ürkek bir kelebek gibi
yalnız ve kimsesiz
bir maşuk edasıyla
dolaşmıştır.








yusufkenanduran

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Emel Sayın - #KemalSunalırahmetleanıyoruz


O zamanlar tığ gibi delikanlı,cepte para çok.Oyuncu bir de,Mavi Boncuk filmini cekiyoruz,bir gün setten çıktık,eve gidiyoruz,ben Laleli'de oturuyorum,Kemal,benden önce çıktı,herkes yevmiyesini almış,taksiyle giden gitti,kendi arabasıyla giden gitti,ben baktım ki Kemal yürüyerek gidiyor,üç kilometre var gideceği yer.Her gün yuruyerek gidip geliyor,merak ettim,nereye gidiyor bu adam böyle diye.
Uzun süre yürüdü,sonra bir bankta bir adam yatıyordu,kaldırdı adamı,bir şeyler konuştular,sonra cebinden para çıkarıp verdi.Şaşırmıştım,sonra biraz daha ilerde bir lokantaya girdi,bir şey yemeden çıktı,oraya da para verdiğini görmüştüm..
Bıraktım takibi,banktaki adama yaklaştım,'tanıyor musunuz o az önce size para veren adamı?' dedim.
'Adını bilmem,sormam da,her gün para verir bana..'dedi,
Teşekkür ettim,
az ilerdeki lokantaya gittim,
'Az önce gelen beyin borcu mu var size?'dedim,tanımadılar beni,
'Kemal abi'nin mi,yok hayır bize her gün evsizler uğrar,yemek yediririz,o da sağolsun,onların yemek masrafını öder..'
dedi..
Ertesi gün Kemal'in yanına gittim,
'Sen ne güzel bir adamsın ya..'
dedim,ne olduğunu anlayamadı,
sarıldım ağladım..
'Ölme sen benden önce..' dedim,
dinletemedim...
- Emel Sayın -
Büyük ustayı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz..
03.07.2000

Altıntıdır.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bazen



Bazen



Bazen hayallere kapılırız. Sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara rağmen…

Bazen çok mutlu olmak isteriz. Çevremizdeki mutsuz insanlara rağmen…

Bazen zenginlik isteriz. Dünyadaki aç insanlara rağmen…

Bazen bir umut bekleriz. Hayatında bir kere bile umut edememişlere rağmen…

Bazen daha güzel bir yüz görmek isteriz. Aynadan kaçan onca insana rağmen…

Bazen uyanıkken sarhoş olmak isteriz. Daha uyanamamış olanlara rağmen…

Bazen her şey bizim olsun isteriz. Hayatta hiçbir şeyi olamayanlara rağmen…

Bazen çok hızlı koşmak isteriz. Daha yürümeyi başaramayanlara rağmen…

Bazen herkes gitsin isteriz. Son anlarını bile yalnız yaşayanlara rağmen…

Bazen kılımız kıpırdamaz. Bizden mucize bekleyenlere rağmen…

Bazen kocaman bir dünya isteriz. Küçücük kulübelere rağmen…

Bazen vazgeçeriz yaşamaktan. Ölümün kıyısında duranlara rağmen…




Abdulkerim Çiftci

28 Haziran 2015 Pazar

Cepler Dolusu Yalnızlıklar

        Yürüyordu. Adımları yorgun, elleri kimsesizdi. Kimseye bakmıyor, sadece adımlarına odaklanmış ilerliyordu. Etraftaki hiçbir şey ilgisini çekmiyor, onu etkilemiyordu. O, sadece yürüyordu. Gözleri telaşlıydı. Bir yere veya bir kişiye üç saniyeden fazla bakamıyordu. Giydiği siyah mantosunun içinde adeta kaybolmuştu, saklanmak istermişçesine. Elinde kitabı vardı, hiç bırakmadığı kitaplarından biri. Ona başka dünyaları, başka yaşamların da olduğunu kanıtlayan kitaplarından biri. Onu bu cehennemden çıkarıp, gökyüzüne, hayallerindeki maviye ulaştıran kitaplarından biri. Yürüyordu, sanki geç kalmıştı. O kadar hızlı yürüyordu ki sanki bir şeylerden kaçıyor, saklanacak yer arıyordu.
         Yalnızlıkları, onları bırakamıyordu işte. Onlardan kaçamıyordu. Bütün yalnızlıklarını ceplerine doldurmuş, yürüyordu. İki dakikada bir saatine bakıyor, baktıkça yüzünde bir ekşime beliriyordu. Oflayıp yürümeye devam ediyordu. Yürüyordu.
          Sonra birden durdu kadın. Bir sigara yaktı. Köşede gitar çalan adama birkaç kuruş bırakıp bir süre derin düşüncelere daldı. Gözlerindeki o telaş kaybolmuş, onun yerini hafif bir hüzün almıştı. Gözleri daha anlamlı bakıyordu. Yalnızdı hala. Elleri hala kimsesizdi. Sigarayı tutan narin parmakları bembeyazdı. Sonra teni, teni de bembeyazdı. Hüzünlü gözleri, hüzünlü bir açık kahverengiydi. Saçları kıvır kıvır omuzlarına düşüyordu, hüzünle. Kızıl saçları vardı kadının.
          Sigarasını içmeye devam etti. Sonuna kadar. Sanki içine çektiği sigaranın dumanı değil de acılarıydı. Acıları içini parçaladı. Canı acıdı, fark ettirmedi. Özledi bir an kadın. Dokunmayı özledi. O kirletilen saf duygularını özledi. Kimsesizdi artık. Kocaman bir çölde kimsesiz olan yaşlı bir ağaç gibi kimsesizdi. Sigarasını yere attı, ayakkabısının ucuyla söndürdü. Gökyüzüne bakıp yalvarırcasına bir nefes aldı.
          Ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek huzur veriyordu ona. Yolda olmak. Yürümek, çabalamak gibi, var olmak gibiydi yürümek. Bir şey hissetmiyordu, çünkü hislerini çoktan kaybetmişti kadın. Ruhsuz adamların bedenlerinde kaybetmişti duygularını. Ruhsuz adamlar dokunmuştu ona ve canını yakmıştı.Her canı yandığında bir hüzün daha yakıyordu umut üflemek için. Her nefeste çareşizliğin yankısı kulaklarında, bir sevgi azalıyordu. Hala yürüyordu. O sokağın önünden geçerken başını önüne eğdi. Bakmadı sokağa, durmadı, merak etmedi. Maviliğini bıraktığı sokağın yanından geçti ama umursamadı. Sadece ufak bir sızı hissetti derinlerde bir yerde, aldırmadı. Devam etti yürümeye. Yürüyordu. Gözlerinde o telaş tekrar belirdi. Saate baktı bilmem kaçıncı kez. Birden bir binanın önünde durdu. Gelmişti. İstemeyerek binanın içine girdi. Yorgundu. Çok yorgundu. Ve kadın, sigarasının parasını ödeyebilmek için o gece yalnızlıklarını sattı.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Zaman Vakit Kaybı

                  

Vakit geçirmek için yaşayanlardan olmadım hiçbir zaman. Ama vakit yinede geçip gidiyor. Yaşadıklarımıza dönüp bakıp büyümüş hissediyoruz. Yılmadan. Her yıl. Sanki tek büyüyen kendimizmişiz gibi böbürleniyoruz.  Canımız sıkkınken de hep çocuk kalsak diyoruz. Ama hala çikolata kavonozuna kimse görmeden parmağımızı daldırıyoruz ya da terliyken soğuk su içmemiş numarası yapıyoruz. 

Bir sürü hayatlara dokunup geçiyoruz. Dostlara, Sevgililere. Hep aşık oluyoruz. Bazen sevişiyoruz . Tabi bazen aşık olup hep sevişenlerde var. Yalandan korkmuyoruz. Çünkü yalanlara inanmayı en çok kendimiz seviyoruz. 

Bazılarımız rakıyı sek içiyor. Ben içemem asla. Ama yine de bunu teklif etseniz hayır demem. En çok da bu yoruyor insanı bildiği hatalara düşmek. Milyon kere konuşup bir kere düşünenlerden kaçtım hep. Ben milyon kere düşünüp bir kere konuşurum da diyemiyorum. Bazen çok konuşurum. Bazen hiç konuşmam. Ama hep düşünürüm. 

Dostlarımı seyrederim  genelde. Severim onları. Dost çoktur bende. Ara da selamlaştığım.Dost gibi görünen de çoktur. En çok da onları severim. Yalanlarını yakalamayı. Onlara karşı salağı oynamaya bayılırım. 

 Büyüyoruz. Kendimizi bir bok olduk sanıyoruz. Artık karşıdan karşıya geçerken sağımıza ve solumuza bakıyoruz da tekrar sağ tarafa bakmaya gerek duymuyoruz. Bisikletin çıkmış zincirini ellerimizle değil bir peçete parçasıyla takıyoruz yerine. Galiba bu kadar yeter. Sizleri seviyorum. Bazılarınızı. Eminim ki sizlerde beni seviyorsunuzdur. Bazılarınız.

26 Haziran 2015 Cuma

25 Haziran 2015 Perşembe

Not Defterimden - I



Her ne kadar Zühre Kalesi henüz başında olduğu bu yolculuğa "Modern edebiyatın yeni yüzü", "Modern edebiyatta yeni akımın habercileri" gibi sloganlarla çıkmış olsa da aslında ortada modern olabilecek yahut modası geçmiş sayılabilecek bir şey yoktur. Edebiyata; bilhassa şiir, öykü ve denemeye her ne cihetten bakılırsa bakılsın, okuyucunun his dünyasına açılan perdeyi aralamak her sanatçının müşterek gayesi olmuştur. Şayet sanatçı ortaya koyduğu eserleriyle bunu başarabiliyorsa bunlara ne zaman ve ne şekilde vücut kazandırdığı teferruattır. Ziyadesiyle moderndir, modern kalacaktır.

Murathan Aktürk

24 Haziran 2015 Çarşamba

Yıldız Avcısının Heybesi


-I-KELİMELER


Saat gecenin bilmem kaçı,
Lakin alabildiğine karanlık olduğunu söyleyebilirim.
Gün doğumundan öncesine mi,
Gün batımından sonrasına mı ait bu ıssızlık?
Belirtmesi güç…
Peki kolay olan nedir hayatta?
İyisi mi ben söyleyeyim…
Beş harfin sıralanışıyla meydana gelmiş,
Manası kendini karşılamayan,
Yalan dolan,aciz bir kelimenin beklentisi!
Ki kelimelere bile yalan karışmışken,
Mana aramak ne denli doğru?
Bırakalım bunu kelime avcıları düşünsün.
Biz geceye dönelim!
Yıldızları avlayalım,
Tek tek dolduralım heybemize.
Sonra hepsini çocukların masalsı göğüne serpelim.
Bizler unuttuk hayal kurmayı.
Hem hayalleri olmayanlar yıldızları göremezlerken
Hapsetmek kendi karanlık göğümüze,
Akıl işi mi?

                                                                                            Büşra Ayar

22 Haziran 2015 Pazartesi

Levan'a şiirler

Bir gün gideceksin.
Biliyorum.
Gözlerini kaçırışların bu yüzden
"Bana bağlanma" deyişlerin.
Halbuki sen bilmiyorsun
Ben sana bağlanmadım
Ben sende kendimi buldum.
Ben sende daha az yalnızdım
Daha az kimsesiz.
Daha az hüzünlü.
Korkuyorum.

Çünkü bir gün gideceksin.
Biliyorum
İçimdeki sızı bu yüzden
Gözlerimi hiç terk etmeyen buğulu bakışlarım
Bu yüzden.
Parmaklarının izi var bedenimde
Ruhumda.
En derinlerimde
Kendimin bile gitmeye korktuğu yerde
Sen varsın
Hissediyorum.

Ama bir gün gideceksin
Biliyorum.
İlk gidişin olmayacak bu Levan
Hatırlıyorum.
https://www.facebook.com/pages/Yeralt%C4%B1ndan-%C5%9Fiirler/1394649454184030?fref=ts

21 Haziran 2015 Pazar

Sis

   
    Gözlerini yavaşça kapattığını gördüm. Öylesine bıkmış. Gözleri açıkken hayatı damarlarıma işletebilirdi oysa. Ama o kapatmayı seçti. Damarlarımda tekrar kan dolaşmaya başladı; beynim düşünmeye mahkum kalmış hissetti. Hissetmeyi düşündüm sonra. Kirpiklerinin gün içinde tozla uğraşırken neler hissedebileceğini. Sanki hayat gözlerinin etrafında dönüyordu.
   
Sonra sislerin bedenimi ele geçirmesini bekledim. Beklemek bir erdemdi. Sisi bile olsa bekleyebilmek. Beklemeye geç kalmamak için erken giderdi hep duygularım. Sonra beklerdi. Beklerdi. Beklerdi. Elbette kimse gelmedi. Sislerde gitmedi zaten. Hep buğuluydu beklentiler ve denildiği gibi her zaman üzdüler.

   Gölgeler gibi yaşamak zordur bazen. Yasaklar, durmak, onlarla nefes almak, almak zorunda olmak. Kimse kurtaramaz seni o kafesten. Dışından altın olsa da içinde için içini yiyen, olmak isteyip de olamadıkların ve hepsinden önce düşüncelerin içinde idama mahkum bir adamın son günü gibi hapistir. Dar görüşler gardiyan gibidir, bakışlar, sözler. Sen, sen olamazsın asla, oldurmazlar.


Naile Caprak

"Bir acı ayrılık"

-G- Bu gece o kadar zamandan sonra ağlıyorum bize...
-L- Bu gece o kadar zamandan sonra düşünüyorum bizim için.
-G- İçim yanıyor Levan.
-L- İçimiz karalanmış Gloria.
-G- Ne uğruna?
-L- Bir hiç...
-G- Bir hiç.
-L- Keşke böyle olmasaydı.
-G- Keşke hiç gerçekleşmeseydi, tüm bu yaşananlar.
-L- Keşke...
-G- Canımı yakıyorlar Levan. Canım acıyor.
-L- Ah Gloria, kelimelerin olmadığı yerdeyim.
-G- Keşke beni sevseydin Levan... O kocaman kalbinde benim de bir yerim olsaydı.
-L- Yerin başımda Gloria. Kalbim yokmuş gibi hissediyorum.
-G- Var! Biliyorum, kocaman hem de. Dokundum ona. Hissettim onu, defalarca. Kendi kalbim gibi. Benden bir parçaymış gibi.
-L- Bazen ben bile hissedemiyorum kendimi. Acımasızlaştırdılar beni Gloria.
-G- Duygularımı katlettiler Levan...
-L- İzin verme Gloria. Buna izin verme. O saf duygularını kirletmelerine izin verme. Kirlenme Gloria, lütfen. Dikkat et kendine.
-G- Saf duygular mı? Saf olan her şeyi kaybettim ben Levan. Ruhum kirlendi Levan, ruhum.
-L- İyi hayatın olsun Gloria. Hoşçakal.
-G- İyi hayatın olsun Levan. Seni seviyorum.



Ezgi Su Ayak

https://www.facebook.com/pages/Yeralt%C4%B1ndan-%C5%9Fiirler/1394649454184030?fref=ts

15 Haziran 2015 Pazartesi

Varmak İstediğim

Ben, bir damla denize kavuşmayı bekleyen
Sen, bir deniz tek başına yetebilen

Ben, bir damla bulutundan kopup düşen
Sen, sıcak gülüşü olan
Ben, gülüşünü görüp eriyen

Ben, o denize kıyı olmak isteyen
Sen, bir sahil kasabası mutlu yaşanabilen

Sen, en güzel bölümü bir şarkının
Ben, anlaşılmadan geçilen
Sen, hep hatırlanan

Sen, engelleyen yok oluşumu
Sen, tekrar ısıtan içimi
Sen, gökyüzüne kavuşturanım
Sen, tek umudum belki de sonum...

3 Haziran 2015 Çarşamba

Savrulmuşum

Savrulmuşum

Zühre bir aşk seziyorum, sensizliğin gölgesinde.
Börtü böcek yalnızlığı, karanlık ve hıçkırığın ötesinde.
Ve yarın içeceğim en son sigaramın tütününde.
Elasından savrulmuşum gözlerinin...

Öyle bir şeydi ki seni sevmek, yaşamaktı mesela.
Tutsaktım güneşine fakat sen bana asi ve ukala.
Sözlerim bumerang her defasında döndü bana.
Belasından savrulmuşum sözlerinin...

Hayal, rüya, düş olmuşum yüreğim ayyaş, sarhoş.
Bu dünya sensiz, yani; güneşsiz, mevsimsiz pek boş.
Kara büyüyü yapmışlar yüreğine ben ise; berduş.
Kâbusundan savrulmuşum düşlerinin...

Kürşat Taşdemir




2 Haziran 2015 Salı

Üzgünüm

Bakma bana öyle güzel
Sevemem seni!
Solumdaki boşluğu doldurmak için kullanamam seni
O çocuksu gülümsemeni bozamam
Gözlerindeki buğudan tanıdım seni
Sevgiyi enlerde yaşayanlardansın sen de
Tekrar acı çektiremem sana.
Gözlerini kaçırdığında
Gözünün üstüne düşen saçın,
Gözlerimiz buluştuğunda
Koyacak yer bulamadığın ellerin,
Sana bakıp gülümsediğimde
Saklamaya çalıştığın gülüşün,
İnerken attığın endişeli bakışlar,
Durup bakıp bakmadığıma bakman,
Gökyüzü gibi gülümsemen,
Etkilemedi değil tabi ki
Ama sen de anla lütfen!
Başkasını severken dokunamam kalbine.
İhanet edemem aşkıma,
Yanımda olsa da olmasa da.
Anla beni sevemem seni!

Vedalara Umutlanmak

Veda ederken arkasını dönmeden edemezdi,
Belki hayal kırıklıkları belkide yarı yolda bırakıp kaçmanın burukluğu vardı  üzerinde
Giderkende çok şey istememişti aslında
Mutluluk istemişti her duasında
Kalanlardaydı asıl yalnızlığın ağır külfeti
Veda eden kırılmamalı incitilmemeli
Veda eden yaralı
Veda eden yaşamak isterken ölü
Ruhunu emanet etmiş giderken sevdiklerine
Asıl veda eden alıp götürüyor cesedini
Kokuşup çürümesin diye
Veda bu kimi arkasına bakar giderken
Kimi sessiz sedasız cesedini götürür geminin kazan dairesinde
Kimileri ise  yıllarca arayıp durur katilini


29 Mayıs 2015 Cuma

Arayış

Büyük kelimeler ararım hep
Kızlarda kuzguncuklarda
Kızgın kumsallarda
Duvarlara yazılmış şiirlerde
Başka yerlerde
Bambaşka şehirlerde
Yükümlü taşıyan yelkenlilerde
Sigaramı yakıp çayımı yudumladığım kahve köşelerinde
Başka yerlerde
Bambaşka kalplerde
Büyük anlamlar aradım hep
Sayılarda harflerde
Ucu bucağı gözükmeyen sonsuz maviliklerde


28 Mayıs 2015 Perşembe

I. Mektup

Neyse artık kelamın da bir değeri kalmadı. Haftalardır oturuyorum ya şu masaya, alınca kalemi elime öylece donup kalıyorum. Ne desem, ne yazsam, nereden başlasam? Anladım ki belli bir yerden başlanamayacak kadar çok zaman geçmiş, belli bir yerinden başlanamayacak kadar çok an'ı var kapının hemen  yanı başında bekleyen. Her biri hesap sormak niyetinde yazılmış veyahut yaşanmamış olana.

Kusura bakma geç kaldım sevgilim. Bir hayli geç kaldım, biliyorum. Birer birer kaybederken sahip olduğum ve yahut öyle zannettiğim ne varsa, hepsine geç kaldım. Biliyor musun, bir yerden sonra artık yetişemiyor insan. Yorulup belki bir köşe başında, kaldırım taşlarından herhangi birine öylece oturup kalıyor. Bazen yığılıyor kaldırım taşlarına, ardından koşmak istediği, yanında yürümek istediği ne varsa dalgaların kıyıya çarpıp denizin içine tekrar yığılışları gibi yığılıyor. Ve bir anda sessizlik kaplar, zaman yavaşlar, yürek sıkılır. Bir anda olurmuşcasına gelir insana her şey, bir anda. Oysa akrep, yelkovanı defalarca geçmiştir 12’nin önüne gelmeden. Saatlerimizi kendimize göre ayarlamalıydık, oysa şunu unutmadan; biz her ne kadar yorulsak da saat işlemeye devam eder. O gün; o gün dediğime bakma hangi yıl olduğundan dahi emin değilim. Yaptığım bir hata var: Yapacak hiçbir şeyim kalmayınca, hiçbir şey yapmamayı seçtim. Belki yanıldım belki hayatımın en doğru kararıydı. Sana her geçen gün geç kalırken, artık koşmaktan vazgeçmiştim …

Haberdar olduğunu bile zannetmediğim bir sessizlik, bir karanlık haliydi yaşadığım. Zamanımız tükenmişti belki de. Ömür bitmişti kim bilir ama ben sudan çıkmış bir balığın can havliyle betona çarpışını gördüm. Kalabalığın orta yerinde kayboluşumu seyrettim ve sen hiç orada yoktun. Belki de hiç olmamıştın. Her şey benim kendi kendime anlattığım bir hikaye veya bir oyundu belki de.

Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.


26 Mayıs 2015 Salı

Maşrapadaki Yalnızlık

Maşrapadaki soğuk su gibidir benim yalnızlığım,
Ellerine dökülsem iliklerine kadar sızlatırım,
Yüzünü yıkarsam gülümsemeni alırım,
Maşrapadaki soğuk su gibidir benim yalnızlığım,
Yüreğini ısıtmaz,sızlatır.


Kaçıncı Son


- Bunları söylerken o müzik bir yerlerden çalmaya devam ediyor, müzikte ruh bulur notalar; tıpkı aşkın ondaki yeri gibi… Müzik, hatırladığım son fotoğrafı gözümde canlandırma. (Biraz duraksar.) Bir sigaranın daha sonu, kaçıncı son, baştan yaşanan yaşamlar, denk gelirse de seninki.Güneş çarptıkça titriyor yansımalar, her şey yaşam kadar canlı, oluşan görüntüler gayet net. Boşluğu yavaş yavaş şehir görüntüsü oluşturuyor. Ve yine aynı yer… Dışarıdan gelen kalabalığın sesi, belki anlam kazanırsa ince bir ses, “yoksa o mu geçiyor” dedirtecek kadar tanıdık. Merdivenlerden inen birisi, çocuk sesleri, geçmişi hatırlatıyor hepsi. Güneş akşama devretmek üzere. Bu vakitte beliren ay, gecenin yalancısı. Ama eminim bu sefer gece olacak. Sesler, sesler giderek kayboluyor, zaman geçtikçe sade bir siyahlık. Bir akşamüstü, sanki her şey yavaş yavaş eriyor gibi, bir bitkinlik hikâyesi.

-Akşam. Yağmur çiselemeye ısrarcı. Her şey devinimin bir parçası, bir hazırlık heyecanı, açan çiçekler, yere düşen yapraklar… Her gün farklı bir ton kazanıyor yeşil, geçen her gün yaza biraz daha yaklaşıyor. Bir şeyler geride kalıyor, bir şeyler hızla yaklaşmaya devam ediyor. Zaman geçiyor mu, yoksa geriye mi akıyor, bilmiyorum. Zaman cidden geçmiyor mu? ( Cevap beklemeden devam eder. ) Cama vurmaya devam yağmur taneleri. Yaza yaklaşan her gün bilmediklerim, geleceği taşıyor. İki an’ı da aynanda yaşamak mı bu gerçekten de? Hatıraları da yanında sürüklemeye devam ediyor. Yağan yağmur toprağa düşüyor, yeşilleniyor doğa. Gökyüzünün görebildiğim her parçasında anılara dair bir şey bulabiliyorum her seferinde. Odamdan çıkmak istemiyorum, duvarlara ulaşamayacak bu yağmurlar. Yağmurun yıkadığı sokaklarda duyabildiğim yalnızca müziğin sesi. Notaların hüznü ciğerlerime doluyor.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Mevsimlerden


İfadelerin çağrıştırdığı şeylerin gitgide birbirine benzediği şu bahar günlerinde kışın tutamadığı soğuk hava hissedilir halde. Ama yaz olsun istemiyorum, yaz: sıcak günleri, sessizce kurulan cümleleri ve birkaç basit düşünceyle birçok sekli kafada tekrar tekrar canlandıran o günleri hatırlatıyor, onu hatırlatıyor. Kışın getirdiği dinginlik içimdeki bekleyişi düşünmek için güzel bir süreç belirledi. Belki de kışın geceler bunun için uzun.

Mevsimlerden aynı sıcak bir günü –ağustos mu?- anımsatıyor, takvime bakmaksa düş kırıklığı, çünkü hala bahar aylarını yaşıyoruz. Gün saymak istemiyorum ama hiç saymayacağım dediğimde bile en az bir kez saymışlığım vardır. Sayıyı bildikten sonra umursamazlığa verebilirim ancak. Bu büyük çelişkinin başlangıç noktası ben, varış noktası düşünceler yani yine ben oldum bu yolda. Bir takvim yaprağı daha düştü.

Öğlen daha farklı bir hayat, güneş mi buna karar veriyor? Sabahı andırmayan bir zaman, dünden çok daha farklı. Birleştirilmeyi bekleyen iki parça gibi. Bir anda her şey değişebiliyor. Zaman geçtiği sürece kendimi hep farklı hayatların bir parçası gibi görmeye başlıyorum. Bir anda değişebilen onca görüntü, mekân –geceye hiçbiri kalmayacak-, hepsini aynı yaşamın içine katabilir miyim?

O bunaltıcı yaz günü –belki de eylül- tekrar aklıma geldi. Burada oturmaya tüm ihtimalleri ve kurguları baştan anlamlandırmaya çalışırken o şimdi ne yapıyordu?

Yaz da düşlerin arasında kalan kısa bir geçmişten ibaret artık. Devinimsiz günler, hepsi farklı hayatların bende birleşen ortak noktası. Güneş öğlen tam tepede oluyor, yaz çoktan geldi.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Ya peki sen


Hep yeni bir yolu tarif ederdi hayat. Bir çıkmaz sokak gördüğümde devam eden sonsuz yolların olduğu zaman anladım. Her bitiş, ardında çok farklı bir başlangıcı da yanında tutuyordu aslında. Yol bitti başka yollar çıktı karşıma, satır bitti yeni satıra geçtim, gün bitti bir öteki başladı ama duvar doldu daha yazamadım. Elde kalan haklara göre hayat devam etti çünkü.

Bir başka hak, müzik. Ama bu sefer daha farklı bir müzik sesi, uzaktan geliyor. Ne çaldığını tam olarak anlayabilmek için martıların hepsini gökyüzünden kovmak gerekirdi. Adı müzikti ama ne olduğu, en çok da bu düşündürürdü işte. Bilinenlerim bir kenara, ulaşamadıklarım baş üstünde gezer oldu. Şimdi o müziği anlamaya çalışıyorum, onun yanıma gelmeden önce çaldığını fark ettiğim lanet ses? Belki de bu derin bir uğultudan ibaretti. Ya peki sen, yoksa seni de mi yaz güzel kılıyordu?


Mevsimsiz Sohbet’ten




Yeni Hayali Yüzler

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.

Uyumak ve tekrar aynı şeyleri –ya rüyayı ya kâbusu- görmek istemiyorum. O günlerden sonra hiçbir uykuda yatağımda bulamadım kendimi, sayfalarda onu aramak –yoksa hala anlatmak istediklerim mi vardı?-, hiçbir yere ait olamadığımı hissettiriyordu.

Varsa geçmiş diye adlandırdığım herhangi bir şey, yanı başımda çay içiyoruz beraber. Onca yıldır içilen yalnızlık kahvesinin acısını çıkarıyoruz beraber. Ne zamanlar eskittik zamanında, geri gelmeyen akıp giden zaman, içime doğru akıyordu sanki aslında. Bir kaçış değildi bu, gerçekle yüzleşme şeklim.

Bir manzaranın hayalinin çiziyorum, eğri büğrü yaşadıklarım bir kenara, yaşayamayıp hayalimin kursağında kalan onca anı bir kenara, yıkık duvarların yeni hayali yüzleri. Göreceliydi bu duvarlar. Herkes farklı gördü. Ben de seni gördüm.


Mevsimsiz Sohbet’ten

Diğer Geceye Kadar


Diğer geceye kadar sessizlik köşe başında bekleyecek, hayal kurmuyorum, sabahleyin yıldızları çıplak gözle göremiyorum. Israrım yok, sabah değil. Ve anlaşılmayacak bir şey yok. Hiçbir şeyden haberi olmayan o papatya da yalan söyleyemez ya. Peki, neden o nehir onun yüzünü taşır, onun da verecek bir cevabı yok, akmaya devam ediyor. Peki ya ayna, o nereden biliyor da gösteriyor yüzümdeki yılların çizgisini –saçlarımda beyazlar olamaz-, içinde mi tutuyor ki bu görüntüyü? Ve her yağmur yağdığında bu akışı daha hızlı olacak, onu daha uzak mesafelere götürecek. Yanımda kalmayışı belki de daha iyi. Anlamsız gibi gelen görüntüler, belli belirsiz sebepleri vardı onların da.

Geçen her günün farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali. Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan –uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı gerekiyor? Gerekmiyor.

Uykusuz geçen gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve her seferinde rengi bira daha koyulaştı.

Yıldızlar ne güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.


Mevsimsiz Sohbet’ten



Gerçi


Gerçi umursamıyorum artık. Hep derler neyini seviyorsun diye. Doğru ya, eşyası olmayan bir evi, dört duvarı kim sever ki. Aslında hepsi bahaneydi, nehir manzarası, havası, denizi. Bunlar aldatmacanın yardımcı unsurları. Yazdığım yazılar, evet, burada çok yazı yazdım, çoğu kez kabuğuma çekildim. Bazen de hepsinden uzaklaşmak istedim. Başka şehirler, başka zamanlar, başka anılarla –buranın yerini doldurur mu?- kayboldum, kapladım zamanın öteki yüzünde. İçime sığmaz mutluluklar bırakıyorum buraya. Bir daha gelir miyim, hiç bilmiyorum. Ama özleyeceğim. Yıllar önce benden çok şey kaldı burada; mesela çocukluğum. Hayatımda en çok örnek aldığım kişinin anıları dolaşıyor mu dersin? O günden sonra hiç ‘baba’ diyemedim ona. Çünkü çocukluğumun en derin sızısıydı bu. Hep bir parça bıraktım ağzından çıkan her kelimede biraz daha döküldü hayallerim. Yıllar sonra buraya geldim, tekrar bulabildim mi dersin? Sanmıyorum. Çok zaman geçti üzerinden, başkaları çoktan başka anılar bıraktı buralara. Artık benimkine yer yok. Sadece manzarayı göreceğim burada, baktığımda gördüğüm, aklımda kalan.

Buraya tekrar gelmek, ‘belki’ dedim, neden olmasın? Tekrar yeni anılar bırakmak uğruna. Evden çıkıp buraya gelme isteğim hep bu yüzden. Peki neden, insan doğru düzgün eşyası bile olmayan bir yere neden gelmek istesin ki? Ben geldim hem de isteyerek. Dört duvar ne mi anlatır, bazen çok şey. Kışın soğuğunu hissettim. Duvarlar bile soğuğa feryat ederdi. Üşümeyen tek yer belki de parmaklarımın ucuydu, bu şekilde ısınmaya çalışırdım. Müziği kıstığımda duyduğum denizin sesi, boğucu bir uğultu, ışığa hasret oda, hep gece lambası açık oturdum. Birkaç saat sonra güneş doğacak her şey yeniden başlayacaktı, senin için de öyle mi?


Mevsimsiz Sohbet’ten


Tüple Dalış

Suya tüple dalış yapmak ve suda kalma çabaları, suyu sevme ve bundan haz duymak, aşka dalmak.  Ne kadar fazla kalırsan o kadar fazla haz alıyorsun.  Dışarıda ortalığı kavuran güneşten korunma şekliydi belki de. Sessizce aşka dalıp dalıp gitme. Bazen su yüzüne çıkmak da mümkün olan bir şey. Askta boğulup gitmekti bu.

            Acı çekmek, birinin yokluğunda duyulan his oldu çoğu zaman. Etkisini de gösterdi her an aklında kaldığı sürece. O şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor diye düşündüğü zamanlarda o bacaklarını germiş ağzı bir karış açık uyurken halini düşünmediğin çok belli. Sen saçlarımı yastığa dağıtıp gözünü bile kırpmadan onu düşünürken buluyorsun kendini. İçinde bilinmedik bir his var, içimi kemirip duran, karın boşluğuyla kalp arasında bir yerlerde sürekli devam eden bir şey, aklına her geldiğinde de şiddeti artıyor. Yutkunmak ne zamandan beri bu kadar zordu? Sen onu düşünürken yaşamayı unutuyor başka bir boyuta geçerken o ne yapıyor biliyor musun? Dur ben sana söyleyeyim, seni düşünmek dışında her şeyi.

Ne yaptın başladın mı hayatını istediğin gibi yaşamaya? Zamanın geçip sana en iyi anı getirmesini bekleme ve onu sen oluştur. Çünkü bekleyerek geçirdiğin her an hayatının sana yaşadın mı diye sorulduğunda evet de, bekledim deme. Ne zaman bunu gerçekleştirmeye başlarsan gerçekleştirmeye başlarsan o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişim ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişin ağına takılmış bir kancası yoksa işte o zaman yaşadığın anı yaşıyorsun demektir. Çünkü anı yaşamakla anda yaşamak arasında büyük fark vardır. Bekleme! Şu dakikadan itibaren her andan anlam ve sonuç çıkarmaya bak. Geriye baktığın zaman koca bir hiçlikle karşılaşma. Hayat akıp gidiyor bir şekilde.

Tek bir söz bütün bir ömre yeter mi? Yetiyordu işte. Kırık dökük kelimelerden kalan bir kaç güzel kırıntıyla yaşıyorduk.  Sessizce sevip gitmekti bu. Rahatsız etmeden, geride onlarca acı ve keder bırakmadan. Sen rahatsız olma, ben sessizce severim seni, tek bir şüphe ve delil bırakmadan. Ama nasıl da bilemedim ki kusursuz cinayet işlenemeyeceğini. Sana gelip kendimi öldürdüm ve şimdi de köşe bucak kaçıyorum sen denilen polislerden.


Mevsimsiz Sohbet