30 Mart 2015 Pazartesi

Ben o kadın değilim Bayım

Niçin kaçıyorsunuz bayım ?
Ben bütün yollarımı size kapattım.
Niçin gözlerinizi alıyorsunuz benden?
Ben ki çehrenizi sevaplara sattım

Kimi itiyorsunuz bayım?
Ben sizin baharınızda hiç olmadım.
Kime gönderiyorsunuz o mektupları?
Ben sizi hiçbir cümleye layık bulmadım.

Kime okunuyor bu ezanlar?
Ben sizinle hiçbir namazda buluşmadım.
Niçin bana şiir yazdırıyorsunuz?
Ben sizi fikrime dahi almadım...

Merve Köklüce

Hayaller Tufanı

Bir romanda okumuştum. Sahi ne diyordu sözleri? Tamam tamam hatırladım "Hayalleri kaybolan bir insan dipsiz bir karanlığa benzermiş, düşleri güçlendirirmiş insanı !" Öyle ya neden şimdi buraya bunu yazdım ki? Çünkü; bazen bir şarkının en güzel notalarında kaybolursun ve kurarsın bir toz bulutu gibi sağanak yağan hayallerini, bazen ucu bucağı görünmeyen bir okyanusta seyredalırsın umutlarını, bazen yüreği senin için çarpan insanların bir bakışıyla kaybolursun hülya denizinde. Öyle değil mi arkadaşım, hayallerin kadar yaşamıyor musun aslında? Her hatıra, her anı, her yaşanmışlığın sonunda yok mu o en popüler cümleler; "İşte bu en büyük hayalimdi!"-"Ama ben böyle hayal etmemiştim!" Hayallerin hayatının kaç gb'ını kaplıyor? Ya da şöyle sorayım; bir bulut mu olmak istersin gökyüzünde, yoksa yağmur damlaları olup yağmak mı istersin tüm şehre? Hadi ama hayal kuruyoruz sadece.. Küçük hayaller küçük tebessümleri, armağanları, heyecanları beraberinde getirirmiş; büyük hayallerse hiç bitmez, sonsuzluğa uzanırmış, gölgen olur karanlıkta dahi yakanı bırakmazmış ve kahkaha olur yankılanırmış, düşlerin ile ördüğün duvarlarında. Küçük bir tüyo daha dostum; "Hayalleri olan insanlar daha keskin bakarmış!" Azim, güç, heyecan, sevgi, özlem sizinle olsun. He birde unutmadan; hani romanda okumuştum dedim ya hayalin bir parçasıydı belki de ? 
Hayaller sizi siz yapan değerlerinizdir ve bakışlarınız daima onları yansıtır.. Gerçekleştikçe kahkaha olur, tadı ruhunuzda kalır. 
Hayal dolu günler ..

Melisa Aydemir

Yüreğimin Yolculuğu

Umuda yolculuk etmekten ne zaman vazgeçer bir insan ? Umutsuzluğun, kasvetin hakim olduğu yerlerden uzaklaşıp gülen gözlere yolculuk etmeyi ne zaman reddeder ki bir insan ? Sorun bazen ne kim olmanızla ne de kim olmak istediğinizle ilgilidir aslında, bulursan mutluluktan parlayan gözleri, umudun aydınlattığı kalpleri ve ferah tutarsan yüreğini, sadece sevginle ısıtmak istersen çevrendekileri işte o zaman bulursun gerçek huzuru, sevdayı. Bakışlar çok şey anlatır aslında bilirsin sevgili dostum; huzuru yollar kalbine bir bakış, sessizliğin arkasında yatan derin umudu yansıtır gözler, sevginin-mutluluğun içgüdüsüdür parıltın aslında. Kimi zaman sadece 10 saniyelik bir bakışmadan bile çok şey bulursun karşındakinin içinde, kalbine koyarsan elini kalp çarpıntısı bile yansır gözlerine hisset bak! Sessizliğin çığlığına göm umudunu, hayallerini; çünkü eğer korursan onlar ses olur, volkan olur, umudu ve huzuru getirir kalbine. Sen sen ol gözlerine yansıtma mutsuzluğu, hayal kırıklıklarını; daima mutluluğa açılan bir kapı vardır unutma kalbinde ve işte bulduğun zaman en değerli hazineyi; kaybetme sakın zamanı, ellerinden kayıp gitmesine izin verme huzurun, kovala mutluluğu ve yansıt bakışlarına, umut ol yarınlara .. Haydi ne duruyorsun hiç tanımadığın bir insana gülümse bugün ve öyle bir bak ki umudu ol, huzuru ve mutluluğu yay yüreğine ..

Melisa Aydemir

Anne Gülüşü

Mutlu , mutluluk, gülümsemek.
Bana mutluluğun kelime anlamını sorsanız hiç tartışmasız 'mutluluk annemin gülüşüdür' derim. Çünkü o kadar az ve nadir gördüğüm bir eylemdir ki o, günlerce hasret kaldığım günlerce mutsuzluğumla savaştığım dudaklarımda gülümsemek adına bir milim kıpırdamadığı, göz bebeklerimin sevinçle parlamadığı zaman dilimidir. Annemin en içten güldüğü vakit annesi ve kardeşleriyle birlikte geçirdiği anlarda gün yüzüne çıkar. Tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun ardından gökkuşağının şehri neşelendirmesi gibi. Burda yağmurlu gün ikinci ailesi yani biz oluyoruz sanırım. Gözlerimizde hep bir hüzün hep bir nem var. Hep bir arayış. Bu küçük bedenime fazla geliyor herşey. Bu fazlalıklar içinde boğuluyorum. Kayboluyorum..

Kübra Eyuplar

26 Mart 2015 Perşembe

Konuşulurken Unutulan Kelimeler

Sevgisi küçümsenmeyecek kadar büyük, gözümde büyütemeyeceğim kadar küçüktü. Ve onun gözünden baktığımda sevgiler... Neden onunlayım, bilmiyorum. Beni cezbeden, diğer insanlardan farklı olduğunu düşündüğüm şeyler, aklıma gelen bir kaç basit mazeretten bir kaçıydı.  Güçsüz, işe yaramayan... Konuşurken kelimelerin varlığını unuturdum. Nereye gittiği belli olamayan muhabbetin sonu suskunluğa bağlanırdı. Hep bitmeye mahkûm...

            Terk etmenin verdiği tarifsiz acıyı hiç yaşadın mı?         

Gittin.
           
            Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gitmiştin. N'olur öyle bakma bana, dedin en son... Daha bir kaç dakika önce, gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin.

            Tükendi zamanın.

            Yüreğimdeki karar saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen “sen” den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen “sensizliğe” tersyüz ederek gittin içimde, yokluğunla zayıflamış, kalbi kapkara kalmış aşk çocuğumu sevgiyle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce “an” ı “anı” ya dönüştürerek... Öne gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...


Mevsimsiz Sohbet

22 Mart 2015 Pazar

Arayış

 Arayış                                 

Elinde kalemle defterin başında saatlerce beklediğin oldu mu hiç? Akrebin ve yelkovanın yarışırken çıkardığı o sesi dinledin mi ? Oturmaktan boynundaki o ince sızıyı hissettiğin oldu mu? Keza kalbindeki sızı yanında bir hiçtir bu sızı. Ağlamamak için sıktığın dişlerin, göz pınarlarına kadar ulaşan ama senin geri ve yine geri gönderdiğin o inci taneleri gibi. Sonra birden bir hançer hissedersin kalbinin en derinlerine inen. Ağır gelir ağlayamamak aslında bir o kadar da ağlamak. Sayamadığın kadar zaman geçer o kenarları soyulmuş, sayfaları yıpranmış defterin başında. Sonra o hançerin yerini bir ışık alır. Sana umudun habercisidir o ışık. Ve başlarsın yazmaya. Yazarsın. Yazarsın.. Yazarsın... 

Kübra Eyuplar

20 Mart 2015 Cuma

Sen Kadar Yalnız

    Vazgeçemeyişlerimin hududların da derin izlerin yer etmiş. Nefesim gibi. Kalbim gibi. Damarlarımda dolanan kan gibi. Söküp atamadığım kadar derin ve içimden. Bir sevdadan çok fazlası. Hayallerim kadar gerçek olmasa da masallar kadar yalan değil. Mutluluk kadar sahte olmasa da hüzün gibi ağır değil. Ellerimi uzattığım da dokunacak kadar yakın olmasa da ulaşılamayacak kadar uzak değil. Ben kadar sen olmasa da sen kadar ben. Yazıp silinen her cümle kadar anlamsız olsada daralan nefesim kadar taze. Gözlerin de kaybolmuş olsam da hala kendimde bulduğum ben kadar gerçek. Bitmeyen uzun bir yolculuk kadar çekilmez olsa bile yanımda olma ihtimalin kadar güzel. Git desem bile boğazıma takılan kal kadar acı. Bazen yan yana gelmeyen cümleler gibi ıssız. Ben kadar sensiz , sen kadar yalnız.

Şeymanur Şahin

Nisan Geceleri

Çığlık çığlığa bağırmak istediğim şeyler var içimde.Hayatla yoğurulmuş dertler.Çoğu zaman tam bitti derken acılar, peşi sıra başa sarar yine. Önemli olan üstesinden gelmek sanırım.Hayatı yenmek.
İnsanın dilinin varmadığı, anlatmaya mecali olmadığı yaralarına dermandır doğa.
Islak yağmurlu bir günde üstü başı kir, çamur içinde izbe bir sokakta soguk sokak kaldırımına dizleri üzerine çökmüş deli gibi bağırıp isyan eden bir adam gibi. İnsanlara anlatamadığını doğaya anlatır adam.Yere düşen her bir damlayla beraber kusar içindekileri. Huzuru, mutluluğu bulmuştur artık.

 Kübra Eyuplar

19 Mart 2015 Perşembe

Defter'ül Acz



Bir çeşit odadır içinde hapsolduğum, dört duvardan ibaret görülen sıkışmışlık değil bu. Nereye dönsem dil sürçürtücü bir karanlık var. Ben insanları bilmiyorum. Zihnimden atamadığım noktalarca cümle, boynu bükük virgüllere nispet yapmıyor. Orada büyülü bir ahenk var, fakat mavisine methiyeler dizdiğimiz dünyanın çığıldayan renkleri tornavidalarını eksik etmiyor nihai döngüdeki dengemden. Ben düşmenin örüntüsünü kurmuştum zihnimde, örtüsüne bürünen bir burkuk ayak beni yaralamıyor. Oysa korkularımı açığa çıkarıp, ayağımla beni yalın çıplaklığa sürüklüyorsanız, bir kurbağadan daha çok ölüyorum. Sıfatına sıcak bastığımız yataklar mezar olmayınca, böyle yurdundan uzak kalıyorum. Öleni toprağa gömmelisin arkadaş, ne bu gökte tutma çabası? Kelimenin özüne ayıp ettim ya, ben yine kırılıyorum her mahlasta. Her bahar içimde açmayan erguvanların papatyalarla mücadelesi yoruyor beni. Beni yoruyor. Yarınımı bugünümden çalıyor. Ben ne ruhumu ne günümü sattım oysa. Koca bir soru midemin üzerindeki boşlukta. Bu uzun vadide kayarken sona, kimin yahut neyin bedelini ödüyorum intihar döşeğim toprağa?

-Meryem-

Eylül Geceleri



Bir çift güçlü kola muhtaç kadınlar tanıdım
Eylül gecelerinde yitip giden
Umutlarıyla ve hiç bitmek tükenmek bilmeyen acılarıyla beraber
Gece dallarına yıldızlar konarken
Çıplak betona düşerken yapraklar
Amansızca esen rüzgarın etkisiyle dağıldı hüzünleri, yeminleri
Bir daha sevemeyecek olmanın, sevilemeyecek olmalarının düşüncesiyle karardı yürekleri
Gece onlar için huzur demekti
Kurtuluş demekti!

-Kübra Eyüplar-

18 Mart 2015 Çarşamba

Kaybettiğim Onca Kelime

Bir solukla yaşam arasında bir yerlerde hayat bulmaya çalışan ruhların üzerinde başka bir boyutta dolaşıyorum yıllardır. Ay ışığı vuran odanın siyah atmosferinde, gecenin karanlığında, sessizliğin fısıldadığı sözlerin ürpertisinde yazmaya çalıştım kendimi, karanlıktaki aydınlığı bulmaya çalışarak aradım yazılması mümkün gerçekleri. Sonunu getiremediğim sözcüklerde, dokunuşlarda, duvarın çatlaklarından akan kelimelerde, rüzgârın pencereyle yaptığı dedikoduda, gülüşlerin arkasında kalan anlamlarda, sessiz hıçkırıkların bozduğu mutlulukların ardında, hayata yeniden başlama adına tekrardan kurulmaya çalışılan o benzersiz manzaraları tekrar hatırlıyorum, kaybettiğim onca kelimenin ardında kalan o derin manaları.

Mevsimsiz Sohbet



11 Mart 2015 Çarşamba

Şizofreni Sığınağı

Dayanılmaz karmaşanın sessizliği vardı üzerimde. Bulunduğum apartman, sokak, cadde, kaldırılamayacak bir hal alıyordu. Gittikçe ağırlık çöküyordu omuzlarıma. Köşe bucak kaçtım hepsinden, her şeyden. Kendimi en sonunda bu küçük odada sakladım. Burası sığınağım gibiydi, aşka sığındım. Acılara sığındım, yorgana sarıldım. Geceler boyu süren hıçkırıklar gecenin sessizliğinde martı seslerine karışarak semaya doğru yol alırdı. Yatağıma her yattığımda aşk denen çukura düşerken buldum kendimi. Her defasında biraz daha yakıyordu. Ama battaniyesiz de uyuyamıyordum. Benim için bir zorunluluk haline gelmişti artık. Battaniyemdi üstümü örten, sendin... Beni bu dünyadan koruyan şey belki de buydu. Bu dünyanın karmaşasından ve yoruculuğundan beni ancak bu koruyabilirdi. Delirenin ve şizofrenin sığınağı, bir limanıydı aşk...


Mevsimsiz Sohbet

9 Mart 2015 Pazartesi

Aklımın Dip Köşeleri

Hepsi bir hayalden ibaretti, biliyorum. O anımsadığım sevgili, hikâyede yer alan mutluluğun kaynağı, söylenen her sözcük, her gece, ay ışığı, beraber olma adına onlarca yemin, yaşandı sanılan ama gerçekte aynadan ibaret o görüntüler... Aklımın dip köşelerinde bir yerlerde yaşayan, yazıya dökülemeyen içine iki kişilik bir hayatı alan o tek cümleye katlanmak gereken tek şey.

Ancak yaşanınca anlaşılıp gerçeğin anlatılabilecek olduğu o coğrafyada, kimi insanlar hemen hemen aynı şeyler düşünüyor ya da bambaşka bir yalnızlığa dökülüyordu.


Mevsimsiz Sohbet

8 Mart 2015 Pazar

5 Mart 2015 Perşembe

Zuhre Kalesi yazarlarından Alparslan Budak'ın yeni kitabı çıktı.

Zuhre Kalesi yazarlarından Alparslan Budak'ın yeni kitabı çıktı.

Bir adamın yaşayamadıklarını yazılarında var etme çabası… Gerçek mi yoksa hayal mi belli olmayan, kimi yerde hızlıca akıp giden, diğer bir yandan da olacakları içinde barındıran bir gidişten ötürü durdurulmak istenen, istenmeyen bir son için bir çırpıda bitirmek istenen bir çıkmaz. Karakterin içinde taşıdığı aidiyetsizliği yanlış yerde araması ve aidiyetsizliğinin çözümünü bir kişide bulma çabası, buydu kafasını sıkıntıdan kaldırmaya engel. Tüm yazılar ona gecenin bir armağanı, düşü, düşüncesi. Her zamankinden olsun, üstüne biraz da gece ekleyin. 

Gün kavramı içinde ihtiva ettiği zaman uzunluğunu yitirdi. Yalnızlığı iliklerinde hissetmek delirmek için yeterli bir sebep. Kaybetmekten korkmak için bir şeylere sahip olmak gerekir. Aidiyetsizlikle nasıl başa çıkılır? Gerçekliğimizi hayallerimizin belirlediği ölçüde yaşıyoruz demektir diğer türlüsü bir tür kabullenişten/ boyun eğişten ibarettir, yaşamaktan ziyade… Gidememişlik ve kalamamışlık, ârafın en çıplak haline dönüşünce yaşantın hatayı aramaya nerden başlayacağını seçme vakti gelmiş demektir...
(Tanıtım Bülteninden)



Sayfa Sayısı: 152

Baskı Yılı: 2015


Dili: Türkçe
Yayınevi: Kaldırım


4 Mart 2015 Çarşamba

Kelimelerle Yakarış

Sabah kalktığımda kendimi farklı bir yerde bulacağımı -rüyaların etkisi bu olsa gerek- düşünüyorum, aynı yer, aynı yatak, aynı duvarlar ve hayatın üzerinde bıraktığı yarım kalan –bir şekilde biriken- düşler. Devam etmek, en azından belki de bu hayatın ta kendisi. Esnekliğini akan kum tanelerine borçlu kırgınlıklarım, en azından onlara yeniden bir şans vermek adına. Zamanla değişmeyeceği savunulan doğrular geçmişe mahkûm yaşayarak yanlışın bir parçası oluyor. Giderek yaşama benzeyen tekdüze hayaller, çizgi üzerine sıralanan kelimeler –eğik yazmayı hiç beceremedim-, üzerimde vefa borcu bıraktığım beklentilerim. Arz talep üzerineydi hayattan tüm istediğim, ne kadar istedimse, o kadar uzaklaştı.

Bazen de bunu bir çıkış gibi gördüm, bir uzaklaşma, bir yakarış; Kelimelere sımsıkı sarılarak onları her an yanımda tutmaya çalışmak –sanırım kendimi en rahat böyle ifade ediyorum-. Gecenin karanlığı etrafa serpilmeye başladığı zaman bir tek an’lar benimle kalıyor. Yanımda yanan sokak lambası, tütünden çıkan dumanı seyrediyor, kendimce her dumana bir şeyler çiziyor, hayallerimi görüyorum onlarda. Rüzgâr da dost bu gece bana, hayallerime sahip çıkmam için sakince beni seyrediyor, sokak lambasının ışığı bir azalıyor bir artıyor-. Artık her şey mümkünmüş gibi.



Mevsimsiz Sohbet

Unutulmaya Yüz Tutmuş Yüzler

Derdim gökyüzüyle değil, bulutların anımsattıklarıyla. Başka bir şey gelmiyor aklıma, sadece siyah, bir şekil belirmiyor. Yağmur çiselemeye başlıyor. Tüm şehir ıslaklığın verdiği rehavetle gündüze göre daha sakin. Bütün şehir ölüme kör, sadece bir koşuşturmaca heyecanı. Buradan bakınca hepsi anlamsız geliyor. Üst üste yıkılmış izlenimi veren binalar. Odanın üç tarafında penceresi olan küçük bölüme doğru uyuşuk adımlarla geçtim, yağmur yağmaya devam ediyor, çok ısrarcı değil, sakin ve tane tane, bir damla daha kayıyor pencereden. Zaman zaman her yağmur damlasının bir şeyi andırdığını düşünüyorum, kendimce farklı anlamlar yüklüyorum. Garip bir duygu. Yoksa bu her baktığımda farklı anlamları barındıran bulutların bana bir şeyler söyleme şekli miydi, bilmiyorum. Çünkü onlarda kayıp, yitik ve geri getirmek isteyip de getiremediklerini görüyorum. Bir şehir, yüzü unutulmaya yüz tutmuş bir kişi, çok öncedendi. Kaybettikten sonra pek de önemi kalmıyor aslında, kayıp, bendeki anlamı yokluk. Ama her yağmur bunları bir kez daha bana taşıyor, umut taşıyor. Yağmur damlaları bulutlardan bana ulaşan bir armağan mı yoksa? Bir damla daha düşüyor.


Mevsimsiz Sohbet

Suskun Ölüler

Dünyanın umurumda olmadığı o günleri tarifsiz bir şekilde özlüyorum şimdi. Tek amacı beraber vakit geçirmemiz için yaptığımız o uzun sahil yürüyüşleri, ne konuşacağımızı bilmediğimiz, kelimelerin tanımlanamadan ağzımızda gezindiği o anları, kitap okurken kaçamak gözlerle birbirimize attığımız bakışları... Her şeyin yolunda gittiği, her şeyin ilk olduğu o zamana yeniden dönmem imkânsız mı ki? Üzerinden bir kaç gün geçmiş gibi hatırlıyorum konuştuğumuz ilk günü. Evin büyük oturma odasında bizden ve ana şahitlik eden duvarlardan başka kimse yoktu. Yağmur cama vuruyor, yüreğimde -şimdikinden farksız-, dayanılmaz bir heyecan, bilincimde hala silinmeyen bir bulanıklık bırakırken o günde olan her şey gibi -müzik artık çalmıyor-, ama o bunları hatırlamıyor. Bundan eminim, artık geri dönmeyeceğim. Her zaman yanımda hissetmek istediğim insanların olmadığı, ne zaman bu dayanılmaz dünyaya nasıl katlanacağımı düşünsem yanımda suskun ölüleri görürüm. Hiçbir zaman konuşmaz ve hiçbir şeye karışmayan, bir de yaşayan ama hiç görmek istemediğim insanlarla dolu bu kentte kalacağım, yokluğunla yalnız kalarak, bekleyerek...


Mevsimsiz Sohbet

3 Mart 2015 Salı

Sahi Ayrılık da Neydi ?


Bozdum sensizliğinde kayboldugum odanin koyu sessizligini... Sonra manasız adımlarla balkona yöneldim. Mavi dedim mavi belki dinler beni. Hatıralarımı anlatmayalı epey zaman olmuştu. Yalnızlığımı sık sık paylaştığım bulutlar yoktu bugün. Başbaşaydım maviyle... Oda az çok severdi maviyi. Gökyüzünü beraber izlerdik hep. Ayrı şehirlerde olsak bile aynı anda bakardık , kendimizi kaybettiğimiz ama bizi bulduğumuz sonsuzluğa... Biz zaten yıldızlarda tanışmıştık. Tanışmak bir kere yapılan bir eylem değildi. Biz her gün tekrar tanışırdık onunla. Her gün daha çok tanır bir o kadar severdik birbirimizi. Ayrı özneler olmadık hiç. Aynı cümlenin tek failiydik. Kuşlar derdim, bizi kuşlar kadar özgür kılsalardı. Beraber uçsaydık bilmediğimiz kentlere, kaybolsaydık... Yine aynı eylemin tek öznesi olsaydık.
Duraksadım o an... Biz ayrı mıydık.?
-Hayır.
Biz tebdili mekanlarda aynı havayı soluyorduk. Kalbimiz hala bir çarpıyordu. Bir tek ellerim ellerine ulaşmıyordu, birde gözlerin gözlerimi seyretmiyordu. Bunlar ayrı olmaya sebep miydi ? Sahi ayrılık da neydi ? Biz hala beraber uyuyoruz her gece ve hala beraber uyanıyoruz sabahları...

Şeymanur Şahin