Yazmanın bir
ihtiyaç olduğu hissi günden güne duygular üst üste yığıldıkça bendeki yerini
daha çok almaya başlıyor. Onu kendim için bir yardımcı, yol gösterici olarak
görüyorum. Dilime kadar ulaşamayan kelimelerin yeri artık elimdi. Bazen de her
şeyin düşmanca bir yüz takınmaya başladığı zamanlarda beni, bilincimi, bedenimi
dolduran bir şey, gözleri değil de kâğıdı doldurmak. Yazmak yalnızca bir
aldanma aslında. Her şeyi yeniden kurgulama şansını düşünmek, beni büyük bir
yanılgının kıyısına doğru sürüklemek için yetebiliyor bazen. Yanılgılara
saplanıp kalmaktan başka bir şey değil. Hep bundan dolayıdır yazılarım parça
parça, kesik kesik nefes alınan nefes gibi. Orada burada bırakıyorum, bir araya
gelip de yine bu yaşamı hatırlatan yapmacık kurgularla başımı döndürmesin diye,
kaçtığım o büyük boğuntuya kendi kendime yeniden yaratmayayım diye.
Bir o kadar da
acımazdı aşk. İçimdeki sen yaşadıkça ben ölüyordum günden güne. Bizim hikâyemiz
sarmaşıkla ağaçtı, bülbülle güldü, seninle bendi... Yazarak sana ulaşmaya
çalışıyordum bu satırlarla. Yazı gibi değil, hayal gibi yazdım, sen gibi
yazdım. Tüm satırlara ve içimde ölüye atfetmişim tüm hayatımı...
İmkânsızlığı
çağrıştırıyordu aşk bana! Sıcak yaz günlerinde titreyip battaniyeme sımsıkı
sarıldığım anlar aklıma geliyor. Elimde bir fincan kahve, karşımda duran
siluetine ikram ediyordum. Hani bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardı ya,
artık sadece buna inansam yeterli olduğunu düşünür oldum o günlerde. Üşümeye devam ediyorum o günlerde, aklımdaki
yalnızlığın acısıyla. Evimin koridorlarında dolaşan hayaletini yakalamaya
çalışıyorum her defasında. Seni yakalayamayınca kalbim yoruluyor, ter
gözlerimden akıyordu. Tütün yerinde yokluğunu sarıp içtim ve kendimi erimeye
bıraktım içtiğim her sigaranın altında.
Mevsimsiz Sohbet’ten
