Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2015 Salı

Şehrin Yalnızlığı - I - Kısım



Bir mahşere sahne oluyordu İstanbul. Bugün diğer günlerden bambaşkaydı her yer/herkes. Bu şehrin insanları bir yerlere gidiyorlardı, bir şeyler için koşuşturuyorlardı. Bir izdiham havası vardı sokaklarda. Yağmurun tüm berraklığına rağmen çirkin bir kan kokusu dolduruyordu ciğerleri. Herkes bir kıvılcım ararcasına çatıyordu kaşlarını. Bir kıvılcım…

Hiç kimsenin bir diğerinden haberi veya bir umudu yoktu. Herkes yalnızdı ve içlerinde ki bu yalnızlık onları sonu gelmez bir ateşin kucağına atmak için vakit kolluyor adeta pusuda bekliyordu. Enselerinde bir nefes… Yer yer soğuk, buz gibi, çatlatırcasına damarlarını üflüyordu. Yavaş yavaş büyüsüne alıyordu her bir insanı. Ölüm yavaş ve soğuktu bu şehrin insanlarına. Ağır ağır kaybediyorlardı her şeylerini ve kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayınca da silik ve karanlıkta kalmış bir cami avlusuna bırakarak terk ediyorlardı ruhlarını. Şehir her şeye rağmen yalnız ve bir o kadar da heybetliydi.

Yağmur olabildiğince ağırlığıyla damla damla yağıyor. Belli ki bugün karanlık taşlara yansıyan, sokak lambasının ışığı yolumun tek rehberi. Hoş, gide gele gide gele ayakkabılarımın ezberlediği kaldırımlar, onlar olmadan ışık saçıyor üzerime ama ara sıra bir korku salıyor içime, bütün heybetiyle.

Bir gün bu taşlardan birini sökseler şayet, şayet ne olurdu? İşte o zaman bitmeyecekti uçsuz bucaksız yolculuğum. Yollar birbiri ardına sıralanıp köşe başları beni bekleyecekti. Ben, yalnız ve çaresiz, karşı kaldırımdan değil de bu taraftan, olduğum yerden, karanlığa gömülmüş sokağın tam olarak bu tarafından yürüyen, elleri cebinde, yağmurun ince ince sırtını dövdüğü adam.
Yağmur bugün kızgındı. Belliydi, her halinden belliydi, onu tanıyordum. Tanıyorum çünkü her zaman bu denli sert yumruklar indirmezdi omuzlarımdan aşağı. Şapkamdan aşağıya doğru damla damla boşalan yağmuru izliyordum. Zaman çok hızlı akıyordu. Kaldırım taşları birbiri ardına sıralanmış, farklı bir ahenkle beni çağırıyorlardı.

Her adımımda da yerde biriken yağmur suyunun sesi duyuyordum. Ayağımın uyguladığı baskıyla etrafa saçılışlarını görüyordum. Zamanın debi giderek düşüyordu. Mesela, yanından alelade geçtiğim, şu ahşap konakta bir ihtiyar, ölmeden önce son sigarasını içiyordu. Yalnızdı, bunu biliyordum. Hemen bir arka sokakta kalan, tek katlı evin, arka odasında akşamdan kalma adamın horultusu kulaklarımı tırmalıyordu. Bunları biliyorum, hissediyordum. Gözlerim bir an Zühre’yi aradı ama yağmur bütün ihtişamıyla buna engel teşkil ediyordu. Etmese ne fark ederdi? Göremeyecektim onu. Bu gece, bu karanlık sokakta, yalnızdım. Karanlığın bütün heybetine inat.

Gölgeler, her köşe başında. Bir şeyler fısıldıyorlar birbirlerine. O kadar sessizler ki duyamıyorum. Bir ürperti içerisindeyim. Her an gelebilecek olan bir darbeye, bir saldırıya karşı kendimi tetikte buluyorum. İnanılmaz bir şekilde heyecan ve çaresizlik karışıyordu damarlarıma. Bu gereksizdi.

Garip bir duygu akımı yaşıyordum. Hissettiğim korku değildi ama daha hızlı hareket etmek istiyordum. Bacaklarımda bu güç vardı. Yarışa başlamak için gonk sesini bekleyen bir koşucu gibi hissediyordum. Fakat bedenimin bu duruma karşı olan sakinliği, buna engel oluyordu. Bir şekilde sakindim. Yağmur sesi, kulaklarımda bir uğultu halini bırakıp hoş bir ezgiye dönüşmeye başlamıştı. Yağmur damlaları bir can havliyle, adeta toprağa koşuyordu. Kaldırım taşına, büyük bir hızla çarpıp dağılan yağmur taneleri geldi gözümün önüne, ardından tek bir tanesi barındırdığı tüm güzellikle beraber belirdi ve müthiş bir hızla kayboldu. Yağmur da olmasa, şehir, tüm kalabalığını kaybetmiş bir mahşer yerini andırıyordu.



Yusuf Kenan Duran 


[Kitap taslağından alınmıştır. Kopyalanması ve izinsiz kullanımı suçtur. Tüm telif hakları yazının sahibine aittir.]

26 Nisan 2015 Pazar

Düşmesin Kalemim Elimden Ve Sen İstanbul;

         
  Etrafta beliren sokak lambaları ve cılız ışıklar. Karşımda duran lamba bir sönüp bir yanıyor. Belli ki o da memnun değil durumundan. Her yer karanlık. Uzakta köpek sesleri… Hava soğuk. Atkımın boşluğundan hafifçe çıkan buhardan anlıyorum. Ellerim üşüyor, dokunmakta güçlük çekiyorum. Sığınacak bir yer bulmalıyım. Yürüyorum yavaş fakat emin olamadığım adımlarla. Karşımda bir mekân, ney ve kanun ikilisi… Belli belirsiz mum ışığı ve oturan birkaç adam… Eski ahşap kapıyı usulca itiyorum. Eski raflar, tütsüler, mumlar ve eski sandalyeler. Bir masaya geçiyorum. Paltomun cebinden kâğıt ve kalem çıkarıp masanın kenarına bırakıyorum. Öylece durup müziğe kendimi teslim ediyorum.
     
  “ Kalemi yerden almaya erinir bir halim var ama yazmak istiyorum kafamdan geçenleri, eksiksiz ve katıksız. Duygularımı dillendirip, çarpmak istiyorum birbirine hece hece. Sevmek, affetmek bazen nefret etmek… Şikayeti yazarak dile getirmek. Sancılarım, sevmelerim, garip serzenişlerim. Ama bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Saatler bir bir, hiç durmadan ilerliyor. Seni yazmak istiyorum kelimeler tükeniyor… “
      
  Sabaha yakın bir vakit lakin hava hala karanlık. Pencereye usul usul çarpan yağmur damlaları ve eşikten sessizce esen sabah rüzgarı… Mayhoş bir tütsünün verdiği naif koku, tozlu raflardaki resimler, ayağı sallanan eski bir sandalyede oturan, hayatı sırtlamış, soğuktan al al olmuş yüzü ile oturan çakı gibi delikanlı, önünde ufak masa ve kâğıt kalem. İnceden bir musiki, kanunlar... Neye her üflenişte, yeniden dirilmenin şevki, üflenen sırda ki derin hissiyat…
“     Belki yazmak bir kaçıştır gerçekten veya gerçekten. Bu nedenle yazıyorum, benim çizdiğim, yazdığım ve hislerim sadece benim. Bir bakış ile anlatmak istediklerimi yazıyorum, her sözde farklı bir anlam. Ruhumda hissettiğim kalemime düşen bir zerre. Zerre bir madde, madde var oluş ve âlem. Koca âlemde birkaç kelime. Yetinmeli mi kişi? Yoksa kaçmalı mı her şeyden, görmezden gelerek. Korkaklardır korkmadığını dile getirenler. Yazmak ve yazdığını utanmadan, sere serpe göstermek. Hak edene, yazılana, eşe dosta değil herkese. Sen yaz, yazmazsan başa çıkamazsın ne onunla ne de bununla. Yazarken sevdiğini söyle, eğer bir şeyden korkamayacaksan sevmekten korkma.     “
    
  Hava şimdi hafiften aydınlık, şamdandaki mumlar etkisini yitirmiş. Camdan yansıyan ışık huzmeleri… Musiki durmuş, insanlar yorgun fakat sabaha gülümsüyor. Merdivenin altındaki pencere hafifçe açılmış. Kıyıya usulca dokunan dalga sesleri ve martılar… Bir bekleyiş, kalabalıklar, kalabalıklarda yürüyen yalnız insanlar. Galata, Eminönü, boğazın serin suları… Alçalıp yükselen sesler, kimi rahatsız edici kimi sadece kuru kalabalık. Diğer tarafta Süleymaniye… Tekrar insanlar koşuşturmacada, ekmek peşinde. Birileri var meczup öteki mecnun…

“   Kalem elden düşmüş, seni yazmaya kelimeler yetmez ey güzel şehir. Kapıdan çıkıyorum. Aşağı doğru inen Arnavut kaldırımlarında buluyorum kendimi. Deniz hafiften canlanıyor önümde arkamda Beyoğlu, göz ucuyla peşimden geliyor. Her yer çok kalabalık, şehrin sıcaklığı fakat insanların soğukluğu... Galata köprüsü, eşsiz boğaz manzarası bunun yanında gereksiz bir gürültü. Balık tutanlar, çocuklar ve kadınlar. Adımlarım hızlanıyor. Eminönü, vapur sesleri ve tekrar kalabalıklar. Sessizlik istiyorum, biraz da huzur. Karşımda Gülhane aileler, çocuklar… Biraz daha ilerliyorum Ayasofya ve Sultanahmet. Yetmedi. Devam ediyorum, yürüdükçe yürüyorum. Havanın serinliği hala kaybolmamış, havada hafiften salep ve tarçın kokusu… Şimdi karşımda Koca Süleymaniye, yalnız fakat ihtişamlı. Kalabalıklar azalmış, yalnızlık kol geziyor. Adımlarımı duyar hale geldim. Kimsecikler yok artık. Hava yavaştan kapanıyor, belli ki yağmur yağacak. Rüzgâr etkisini artırmış. Rüzgârla gelen hafif musiki. Yalnızlığı ve huzuru getiriyor. Kendimi aramaya koyuluyorum bu kalabalık, koca şehirde… "


Talha AKBAŞ

   

     


2 Şubat 2015 Pazartesi

Ah be Kadın!

Bir şiir okumak istedim o an. O ayakkabılarının üstünde gezdirirken gözlerini, ben sadece onu seyredalmıştım. Bu sükut, ölüm gibiydi. Bir musalla ancak bu kadar sessiz olabilir derken, edebildiğim birkaç kelam…
sükut...
sadece sükut.
bugün sükut daha da yakışıyor dudaklarına
belki bir tebessüm
kaçamak bir bakışve sadece sükut..bir tiyatronun içindeyizsükut dolu.

    O an başını kaldırdı. Derin bir nefes aldıktan sonra bana baktı. Gözlerime baktı. O an, tam olarak o an savaşın son kurşununu göğsümün tam üzerine geldiğini anladım. Bu savaş birazdan bitecekti ve son şehidi ben olacaktım. Artık sükuta bırakmıştım kendimi. Düşmana teslim ediyorum kendi ellerimle bedenimi. Kırılmış sesiyle, bu buz gibi sessizliğe inat:


-  Yapma be adam!, dedi.

    Doğumum ve koşarak buraya kadar gelişim, bir kez daha yutkundum. Bir rüyanın ortasında, dehşet anları yaşarken, kalbi korkuyla dolar ya insanın. Ama bilir rüyada olduğunu, uyansa geçecektir bilir. Rahat nefes alçağını bilir ama uyanamaz. Birilerine seslenmek ister, yapamaz. Haykırır, ama ses yok seda yok. Sadece sükut. Bu sükutun peşinden gelen korku. Tüm bu sükut durmuş zamana inat bir sesle:
-Anlamıyorsun kadın, anlamıyorsun. Hiç bir şey basit değil. Yaşamak ve ölmek basit değil. Bir kadın şiir oldu. Bir adam ona hayran. Bir kadın şiir oldu ve o adam o günden sonra şiiri koynuna alan adam olarak anılmaya başlandı. Bu şehirde sadece sen ve ben varım. Sana değil İstanbulu anlatmak, İstanbulu seninle yaşamak isterdim. O dar sokaklarında elini tutmayı, köşe başlarında bir buseni isterdim senden. Seninle yaşamak değil bu şehirde; seni bu şehirde yaşamak isterdim.
bir sokak lambası
saat bir küsürü ancak gösteriyordu
turuncu kelebekler adeta saçlarımızda
ve sen
teninde cennet damlaları saçlarında yağmur kokusu.

Daha isteyeceğim,  isteyebileceğim çok şeyim var aslında. Ama ben. Ama ben seni istiyorum kollarımda. Yağmur kokan sokaklardan geçerken bir anda boynuma sarılman ... Neyse sen bırak beni yağmurun kızı. Benim bu çocuklar gibi ardı arkası kesilmek bilmek bilmeyen isteklerim bitmez. Ne kadar şansız olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Sevdiğim bütün kadınları kaybettim. Her hikayemin sonu simsiyah bir boşluk .... ve ben o boşlukta koşuşturan adamım. Ne ellerimi görüyorum ve bacaklarımı. Orada olduğumdan emin dahi olamazken, yaşadığım bir devin rüyası mı yoksa gerçekliğin bir zaman tutulması hali mi bilemezken sadece koşuyorum. Bir duraktan diğerine…Benim sevmelerim bitmez. Her yağmurdan konunu istemem, sesini istemem geçmez.

ufkunda güneşi gördüm de
kızıla sürdüm atımı
kayıp denizlerin kıyılarında

Sana gelişim… Her zaman seninde döylediğin gibi, ben sana geç kalmıştım sen bana erken. Velhasıl beklerim seni gök yüzünün kızıllığında yanan bulutlardan kül rengi yağmurlar yağarken... Seni…
Bir sükut daha geldi. Bir boks ringinde navakt olmayı bekleyen boksör gibiydim. Bir anda anlamdıramadığım, bir şeyler söyledi.

-Şiiri bir cisme benzetirsen bu ne olurdu? Cansız bir cisme…
-Şiiri mi?
-Evet, şiiri bayım?
-Şiir benzemez.
-O sana göre, çok şeye benzer aslında.
-Şiir sadece sana benzer kadın.
-Edebiyat yapmayı bırak şimdi, gerçekten soruyorum. Bir şey söyle.
    Söylediklerinden hiçbir şey anlamazken bir şey söylemem için ısrar ediyordu. Şiiri bir cisme benzetmemi istiyordu, anlamıyordum. Şiir bir cisme bürünseydi, dedim ve bir anda yağmur diyebildim. Çünkü yağmur oydu, benim yağmurum, çöllerime baharı getiren yağmur.
-Bıkmayacaksın değil mi? Şimdi, al ruhunu şiiri koy. Şiir bir hayalet gibi kalıyor. Bürünecek bir şey arıyor. Ortalıkta öylece dolaşan bir ruh… Belki de çok eskilerde bir kadın vardı. Çok büyük bir evde çok büyük ailede. Bir sürü arkadaşı vardı ama âşık olduğun erkek tarafından, öldürüldü. Ve o günden beri ruhu bürünecek bir şey arıyor. Bu yüzden şiir aşkın simgesi.

Yusuf Kenan Duran**