Etrafta beliren sokak
lambaları ve cılız ışıklar. Karşımda duran lamba bir sönüp bir yanıyor. Belli
ki o da memnun değil durumundan. Her yer karanlık. Uzakta köpek sesleri… Hava
soğuk. Atkımın boşluğundan hafifçe çıkan buhardan anlıyorum. Ellerim üşüyor,
dokunmakta güçlük çekiyorum. Sığınacak bir yer bulmalıyım. Yürüyorum yavaş
fakat emin olamadığım adımlarla. Karşımda bir mekân, ney ve kanun ikilisi…
Belli belirsiz mum ışığı ve oturan birkaç adam… Eski ahşap kapıyı usulca
itiyorum. Eski raflar, tütsüler, mumlar ve eski sandalyeler. Bir masaya
geçiyorum. Paltomun cebinden kâğıt ve kalem çıkarıp masanın kenarına
bırakıyorum. Öylece durup müziğe kendimi teslim ediyorum.
“ Kalemi yerden almaya erinir bir halim
var ama yazmak istiyorum kafamdan geçenleri, eksiksiz ve katıksız. Duygularımı
dillendirip, çarpmak istiyorum birbirine hece hece. Sevmek, affetmek bazen
nefret etmek… Şikayeti yazarak dile getirmek. Sancılarım, sevmelerim, garip serzenişlerim. Ama bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Saatler bir bir, hiç
durmadan ilerliyor. Seni yazmak istiyorum kelimeler tükeniyor… “
Sabaha yakın bir
vakit lakin hava hala karanlık. Pencereye usul usul çarpan yağmur damlaları ve
eşikten sessizce esen sabah rüzgarı… Mayhoş bir tütsünün verdiği naif koku,
tozlu raflardaki resimler, ayağı sallanan eski bir sandalyede oturan, hayatı
sırtlamış, soğuktan al al olmuş yüzü ile oturan çakı gibi delikanlı, önünde
ufak masa ve kâğıt kalem. İnceden bir musiki, kanunlar... Neye her üflenişte,
yeniden dirilmenin şevki, üflenen sırda ki derin hissiyat…
“ Belki yazmak bir kaçıştır gerçekten veya
gerçekten. Bu nedenle yazıyorum, benim çizdiğim, yazdığım ve hislerim sadece
benim. Bir bakış ile anlatmak istediklerimi yazıyorum, her sözde farklı bir
anlam. Ruhumda hissettiğim kalemime düşen bir zerre. Zerre bir madde, madde var
oluş ve âlem. Koca âlemde birkaç kelime. Yetinmeli mi kişi? Yoksa kaçmalı mı
her şeyden, görmezden gelerek. Korkaklardır korkmadığını dile getirenler.
Yazmak ve yazdığını utanmadan, sere serpe göstermek. Hak edene, yazılana, eşe
dosta değil herkese. Sen yaz, yazmazsan başa çıkamazsın ne onunla ne de
bununla. Yazarken sevdiğini söyle, eğer bir şeyden korkamayacaksan sevmekten
korkma. “
Hava şimdi
hafiften aydınlık, şamdandaki mumlar etkisini yitirmiş. Camdan yansıyan ışık
huzmeleri… Musiki durmuş, insanlar yorgun fakat sabaha gülümsüyor. Merdivenin
altındaki pencere hafifçe açılmış. Kıyıya usulca dokunan dalga sesleri ve
martılar… Bir bekleyiş, kalabalıklar, kalabalıklarda yürüyen yalnız insanlar. Galata,
Eminönü, boğazın serin suları… Alçalıp yükselen sesler, kimi rahatsız edici
kimi sadece kuru kalabalık. Diğer tarafta Süleymaniye… Tekrar insanlar
koşuşturmacada, ekmek peşinde. Birileri var meczup öteki mecnun…
“ Kalem elden düşmüş, seni yazmaya kelimeler
yetmez ey güzel şehir. Kapıdan çıkıyorum. Aşağı doğru inen Arnavut
kaldırımlarında buluyorum kendimi. Deniz hafiften canlanıyor önümde arkamda
Beyoğlu, göz ucuyla peşimden geliyor. Her yer çok kalabalık, şehrin sıcaklığı
fakat insanların soğukluğu... Galata köprüsü, eşsiz boğaz manzarası bunun
yanında gereksiz bir gürültü. Balık tutanlar, çocuklar ve kadınlar. Adımlarım
hızlanıyor. Eminönü, vapur sesleri ve tekrar kalabalıklar. Sessizlik istiyorum,
biraz da huzur. Karşımda Gülhane aileler, çocuklar… Biraz daha ilerliyorum
Ayasofya ve Sultanahmet. Yetmedi. Devam ediyorum, yürüdükçe yürüyorum. Havanın
serinliği hala kaybolmamış, havada hafiften salep ve tarçın kokusu… Şimdi
karşımda Koca Süleymaniye, yalnız fakat ihtişamlı. Kalabalıklar azalmış,
yalnızlık kol geziyor. Adımlarımı duyar hale geldim. Kimsecikler yok artık.
Hava yavaştan kapanıyor, belli ki yağmur yağacak. Rüzgâr etkisini artırmış.
Rüzgârla gelen hafif musiki. Yalnızlığı ve huzuru getiriyor. Kendimi aramaya
koyuluyorum bu kalabalık, koca şehirde… "
Talha AKBAŞ

0 yorum:
Yorum Gönder