26 Nisan 2015 Pazar

Düşmesin Kalemim Elimden Ve Sen İstanbul;

         
  Etrafta beliren sokak lambaları ve cılız ışıklar. Karşımda duran lamba bir sönüp bir yanıyor. Belli ki o da memnun değil durumundan. Her yer karanlık. Uzakta köpek sesleri… Hava soğuk. Atkımın boşluğundan hafifçe çıkan buhardan anlıyorum. Ellerim üşüyor, dokunmakta güçlük çekiyorum. Sığınacak bir yer bulmalıyım. Yürüyorum yavaş fakat emin olamadığım adımlarla. Karşımda bir mekân, ney ve kanun ikilisi… Belli belirsiz mum ışığı ve oturan birkaç adam… Eski ahşap kapıyı usulca itiyorum. Eski raflar, tütsüler, mumlar ve eski sandalyeler. Bir masaya geçiyorum. Paltomun cebinden kâğıt ve kalem çıkarıp masanın kenarına bırakıyorum. Öylece durup müziğe kendimi teslim ediyorum.
     
  “ Kalemi yerden almaya erinir bir halim var ama yazmak istiyorum kafamdan geçenleri, eksiksiz ve katıksız. Duygularımı dillendirip, çarpmak istiyorum birbirine hece hece. Sevmek, affetmek bazen nefret etmek… Şikayeti yazarak dile getirmek. Sancılarım, sevmelerim, garip serzenişlerim. Ama bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Saatler bir bir, hiç durmadan ilerliyor. Seni yazmak istiyorum kelimeler tükeniyor… “
      
  Sabaha yakın bir vakit lakin hava hala karanlık. Pencereye usul usul çarpan yağmur damlaları ve eşikten sessizce esen sabah rüzgarı… Mayhoş bir tütsünün verdiği naif koku, tozlu raflardaki resimler, ayağı sallanan eski bir sandalyede oturan, hayatı sırtlamış, soğuktan al al olmuş yüzü ile oturan çakı gibi delikanlı, önünde ufak masa ve kâğıt kalem. İnceden bir musiki, kanunlar... Neye her üflenişte, yeniden dirilmenin şevki, üflenen sırda ki derin hissiyat…
“     Belki yazmak bir kaçıştır gerçekten veya gerçekten. Bu nedenle yazıyorum, benim çizdiğim, yazdığım ve hislerim sadece benim. Bir bakış ile anlatmak istediklerimi yazıyorum, her sözde farklı bir anlam. Ruhumda hissettiğim kalemime düşen bir zerre. Zerre bir madde, madde var oluş ve âlem. Koca âlemde birkaç kelime. Yetinmeli mi kişi? Yoksa kaçmalı mı her şeyden, görmezden gelerek. Korkaklardır korkmadığını dile getirenler. Yazmak ve yazdığını utanmadan, sere serpe göstermek. Hak edene, yazılana, eşe dosta değil herkese. Sen yaz, yazmazsan başa çıkamazsın ne onunla ne de bununla. Yazarken sevdiğini söyle, eğer bir şeyden korkamayacaksan sevmekten korkma.     “
    
  Hava şimdi hafiften aydınlık, şamdandaki mumlar etkisini yitirmiş. Camdan yansıyan ışık huzmeleri… Musiki durmuş, insanlar yorgun fakat sabaha gülümsüyor. Merdivenin altındaki pencere hafifçe açılmış. Kıyıya usulca dokunan dalga sesleri ve martılar… Bir bekleyiş, kalabalıklar, kalabalıklarda yürüyen yalnız insanlar. Galata, Eminönü, boğazın serin suları… Alçalıp yükselen sesler, kimi rahatsız edici kimi sadece kuru kalabalık. Diğer tarafta Süleymaniye… Tekrar insanlar koşuşturmacada, ekmek peşinde. Birileri var meczup öteki mecnun…

“   Kalem elden düşmüş, seni yazmaya kelimeler yetmez ey güzel şehir. Kapıdan çıkıyorum. Aşağı doğru inen Arnavut kaldırımlarında buluyorum kendimi. Deniz hafiften canlanıyor önümde arkamda Beyoğlu, göz ucuyla peşimden geliyor. Her yer çok kalabalık, şehrin sıcaklığı fakat insanların soğukluğu... Galata köprüsü, eşsiz boğaz manzarası bunun yanında gereksiz bir gürültü. Balık tutanlar, çocuklar ve kadınlar. Adımlarım hızlanıyor. Eminönü, vapur sesleri ve tekrar kalabalıklar. Sessizlik istiyorum, biraz da huzur. Karşımda Gülhane aileler, çocuklar… Biraz daha ilerliyorum Ayasofya ve Sultanahmet. Yetmedi. Devam ediyorum, yürüdükçe yürüyorum. Havanın serinliği hala kaybolmamış, havada hafiften salep ve tarçın kokusu… Şimdi karşımda Koca Süleymaniye, yalnız fakat ihtişamlı. Kalabalıklar azalmış, yalnızlık kol geziyor. Adımlarımı duyar hale geldim. Kimsecikler yok artık. Hava yavaştan kapanıyor, belli ki yağmur yağacak. Rüzgâr etkisini artırmış. Rüzgârla gelen hafif musiki. Yalnızlığı ve huzuru getiriyor. Kendimi aramaya koyuluyorum bu kalabalık, koca şehirde… "


Talha AKBAŞ

   

     


0 yorum: