Büyük kelimeler ararım hep
Kızlarda kuzguncuklarda
Kızgın kumsallarda
Duvarlara yazılmış şiirlerde
Başka yerlerde
Bambaşka şehirlerde
Yükümlü taşıyan yelkenlilerde
Sigaramı yakıp çayımı yudumladığım kahve köşelerinde
Başka yerlerde
Bambaşka kalplerde
Büyük anlamlar aradım hep
Sayılarda harflerde
Ucu bucağı gözükmeyen sonsuz maviliklerde
29 Mayıs 2015 Cuma
Arayış
28 Mayıs 2015 Perşembe
I. Mektup
Neyse artık kelamın da bir değeri kalmadı. Haftalardır oturuyorum ya şu masaya, alınca kalemi elime öylece donup kalıyorum. Ne desem, ne yazsam, nereden başlasam? Anladım ki belli bir yerden başlanamayacak kadar çok zaman geçmiş, belli bir yerinden başlanamayacak kadar çok an'ı var kapının hemen yanı başında bekleyen. Her biri hesap sormak niyetinde yazılmış veyahut yaşanmamış olana.
Kusura bakma geç kaldım sevgilim. Bir hayli geç kaldım, biliyorum. Birer birer kaybederken sahip olduğum ve yahut öyle zannettiğim ne varsa, hepsine geç kaldım. Biliyor musun, bir yerden sonra artık yetişemiyor insan. Yorulup belki bir köşe başında, kaldırım taşlarından herhangi birine öylece oturup kalıyor. Bazen yığılıyor kaldırım taşlarına, ardından koşmak istediği, yanında yürümek istediği ne varsa dalgaların kıyıya çarpıp denizin içine tekrar yığılışları gibi yığılıyor. Ve bir anda sessizlik kaplar, zaman yavaşlar, yürek sıkılır. Bir anda olurmuşcasına gelir insana her şey, bir anda. Oysa akrep, yelkovanı defalarca geçmiştir 12’nin önüne gelmeden. Saatlerimizi kendimize göre ayarlamalıydık, oysa şunu unutmadan; biz her ne kadar yorulsak da saat işlemeye devam eder. O gün; o gün dediğime bakma hangi yıl olduğundan dahi emin değilim. Yaptığım bir hata var: Yapacak hiçbir şeyim kalmayınca, hiçbir şey yapmamayı seçtim. Belki yanıldım belki hayatımın en doğru kararıydı. Sana her geçen gün geç kalırken, artık koşmaktan vazgeçmiştim …
Haberdar olduğunu bile zannetmediğim bir sessizlik, bir karanlık haliydi yaşadığım. Zamanımız tükenmişti belki de. Ömür bitmişti kim bilir ama ben sudan çıkmış bir balığın can havliyle betona çarpışını gördüm. Kalabalığın orta yerinde kayboluşumu seyrettim ve sen hiç orada yoktun. Belki de hiç olmamıştın. Her şey benim kendi kendime anlattığım bir hikaye veya bir oyundu belki de.
Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.
Nefesimin kesilişini hatırlıyorum. Alelade kalp atışlarımın değiştiğini, nabzımın düştüğünü ve teyakkuz halini getiren soğuk ürpertiyi hatırlıyorum. Kaçmaya çalıştığım gerçek bir gün karşıma çıkacak ve ben arkamı dönüp nasıl hesap vereceğimi inan bilmiyorum. Gelecek şu sıralar giderek belirsizleşiyor gözümde. Tek bir düşüncem dahi kalmadı ardından düne, bugüne, yarına uzanabilecek. Vakit soluksuz akarken, ben debi düşen zamanın içine hapsoldum. Yutkunamıyorum.
26 Mayıs 2015 Salı
Maşrapadaki Yalnızlık
Maşrapadaki soğuk su gibidir benim yalnızlığım,
Ellerine dökülsem iliklerine kadar sızlatırım,
Yüzünü yıkarsam gülümsemeni alırım,
Maşrapadaki soğuk su gibidir benim yalnızlığım,
Yüreğini ısıtmaz,sızlatır.
Kaçıncı Son
- Bunları söylerken o müzik bir
yerlerden çalmaya devam ediyor, müzikte ruh bulur notalar; tıpkı aşkın ondaki
yeri gibi… Müzik, hatırladığım son fotoğrafı gözümde canlandırma. (Biraz
duraksar.) Bir sigaranın daha sonu, kaçıncı son, baştan yaşanan yaşamlar, denk
gelirse de seninki.Güneş çarptıkça titriyor yansımalar, her şey yaşam kadar
canlı, oluşan görüntüler gayet net. Boşluğu yavaş yavaş şehir görüntüsü
oluşturuyor. Ve yine aynı yer… Dışarıdan gelen kalabalığın sesi, belki anlam
kazanırsa ince bir ses, “yoksa o mu geçiyor” dedirtecek kadar tanıdık.
Merdivenlerden inen birisi, çocuk sesleri, geçmişi hatırlatıyor hepsi. Güneş
akşama devretmek üzere. Bu vakitte beliren ay, gecenin yalancısı. Ama eminim bu
sefer gece olacak. Sesler, sesler giderek kayboluyor, zaman geçtikçe sade bir
siyahlık. Bir akşamüstü, sanki her şey yavaş yavaş eriyor gibi, bir bitkinlik
hikâyesi.
-Akşam. Yağmur çiselemeye ısrarcı.
Her şey devinimin bir parçası, bir hazırlık heyecanı, açan çiçekler, yere düşen
yapraklar… Her gün farklı bir ton kazanıyor yeşil, geçen her gün yaza biraz
daha yaklaşıyor. Bir şeyler geride kalıyor, bir şeyler hızla yaklaşmaya devam
ediyor. Zaman geçiyor mu, yoksa geriye mi akıyor, bilmiyorum. Zaman cidden geçmiyor
mu? ( Cevap beklemeden devam eder. ) Cama
vurmaya devam yağmur taneleri. Yaza
yaklaşan her gün bilmediklerim, geleceği taşıyor. İki an’ı da aynanda yaşamak
mı bu gerçekten de? Hatıraları da yanında sürüklemeye devam ediyor. Yağan
yağmur toprağa düşüyor, yeşilleniyor doğa. Gökyüzünün görebildiğim her
parçasında anılara dair bir şey bulabiliyorum her seferinde. Odamdan çıkmak
istemiyorum, duvarlara ulaşamayacak bu yağmurlar. Yağmurun yıkadığı sokaklarda
duyabildiğim yalnızca müziğin sesi. Notaların hüznü ciğerlerime doluyor.
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:57
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Kaçıncı Son
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Mevsimlerden
İfadelerin
çağrıştırdığı şeylerin gitgide birbirine benzediği şu bahar günlerinde kışın
tutamadığı soğuk hava hissedilir halde. Ama yaz olsun istemiyorum, yaz: sıcak
günleri, sessizce kurulan cümleleri ve birkaç basit düşünceyle birçok sekli
kafada tekrar tekrar canlandıran o günleri hatırlatıyor, onu hatırlatıyor.
Kışın getirdiği dinginlik içimdeki bekleyişi düşünmek için güzel bir süreç
belirledi. Belki de kışın geceler bunun için uzun.
Mevsimlerden
aynı sıcak bir günü –ağustos mu?- anımsatıyor, takvime bakmaksa düş kırıklığı,
çünkü hala bahar aylarını yaşıyoruz. Gün saymak istemiyorum ama hiç
saymayacağım dediğimde bile en az bir kez saymışlığım vardır. Sayıyı bildikten
sonra umursamazlığa verebilirim ancak. Bu büyük çelişkinin başlangıç noktası
ben, varış noktası düşünceler yani yine ben oldum bu yolda. Bir takvim yaprağı
daha düştü.
Öğlen daha
farklı bir hayat, güneş mi buna karar veriyor? Sabahı andırmayan bir zaman,
dünden çok daha farklı. Birleştirilmeyi bekleyen iki parça gibi. Bir anda her
şey değişebiliyor. Zaman geçtiği sürece kendimi hep farklı hayatların bir
parçası gibi görmeye başlıyorum. Bir anda değişebilen onca görüntü, mekân
–geceye hiçbiri kalmayacak-, hepsini aynı yaşamın içine katabilir miyim?
O bunaltıcı yaz
günü –belki de eylül- tekrar aklıma geldi. Burada oturmaya tüm ihtimalleri ve
kurguları baştan anlamlandırmaya çalışırken o şimdi ne yapıyordu?
Yaz da düşlerin
arasında kalan kısa bir geçmişten ibaret artık. Devinimsiz günler, hepsi farklı
hayatların bende birleşen ortak noktası. Güneş öğlen tam tepede oluyor, yaz
çoktan geldi.
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:55
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Mevsimlerden
Yorum Yok
Devamını Oku
Ya peki sen
Hep yeni bir
yolu tarif ederdi hayat. Bir çıkmaz sokak gördüğümde devam eden sonsuz yolların
olduğu zaman anladım. Her bitiş, ardında çok farklı bir başlangıcı da yanında
tutuyordu aslında. Yol bitti başka yollar çıktı karşıma, satır bitti yeni
satıra geçtim, gün bitti bir öteki başladı ama duvar doldu daha yazamadım. Elde
kalan haklara göre hayat devam etti çünkü.
Bir başka hak,
müzik. Ama bu sefer daha farklı bir müzik sesi, uzaktan geliyor. Ne çaldığını
tam olarak anlayabilmek için martıların hepsini gökyüzünden kovmak gerekirdi.
Adı müzikti ama ne olduğu, en çok da bu düşündürürdü işte. Bilinenlerim bir
kenara, ulaşamadıklarım baş üstünde gezer oldu. Şimdi o müziği anlamaya çalışıyorum,
onun yanıma gelmeden önce çaldığını fark ettiğim lanet ses? Belki de bu derin
bir uğultudan ibaretti. Ya peki sen, yoksa seni de mi yaz güzel kılıyordu?
Mevsimsiz Sohbet’ten
11:53
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Ya peki sen
Yorum Yok
Devamını Oku
Yeni Hayali Yüzler
Geçen her günün
farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini
toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali.
Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan
–uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı
gerekiyor? Gerekmiyor.
Uykusuz geçen
gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin
hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve
her seferinde rengi bira daha koyulaştı.
Yıldızlar ne
güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi
gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de
uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.
Uyumak ve tekrar
aynı şeyleri –ya rüyayı ya kâbusu- görmek istemiyorum. O günlerden sonra hiçbir
uykuda yatağımda bulamadım kendimi, sayfalarda onu aramak –yoksa hala anlatmak
istediklerim mi vardı?-, hiçbir yere ait olamadığımı hissettiriyordu.
Varsa geçmiş diye adlandırdığım
herhangi bir şey, yanı başımda çay içiyoruz beraber. Onca yıldır içilen
yalnızlık kahvesinin acısını çıkarıyoruz beraber. Ne zamanlar eskittik
zamanında, geri gelmeyen akıp giden zaman, içime doğru akıyordu sanki aslında.
Bir kaçış değildi bu, gerçekle yüzleşme şeklim.
Bir manzaranın
hayalinin çiziyorum, eğri büğrü yaşadıklarım bir kenara, yaşayamayıp hayalimin
kursağında kalan onca anı bir kenara, yıkık duvarların yeni hayali yüzleri.
Göreceliydi bu duvarlar. Herkes farklı gördü. Ben de seni gördüm.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Diğer Geceye Kadar
Diğer geceye
kadar sessizlik köşe başında bekleyecek, hayal kurmuyorum, sabahleyin
yıldızları çıplak gözle göremiyorum. Israrım yok, sabah değil. Ve
anlaşılmayacak bir şey yok. Hiçbir şeyden haberi olmayan o papatya da yalan
söyleyemez ya. Peki, neden o nehir onun yüzünü taşır, onun da verecek bir
cevabı yok, akmaya devam ediyor. Peki ya ayna, o nereden biliyor da gösteriyor
yüzümdeki yılların çizgisini –saçlarımda beyazlar olamaz-, içinde mi tutuyor ki
bu görüntüyü? Ve her yağmur yağdığında bu akışı daha hızlı olacak, onu daha
uzak mesafelere götürecek. Yanımda kalmayışı belki de daha iyi. Anlamsız gibi
gelen görüntüler, belli belirsiz sebepleri vardı onların da.
Geçen her günün
farklı bir şey getirmemesi, hayatımın rutin olduğu anlamına gelmez ama hepsini
toplayınca aynı hayatın parçaları, bir rüyanın yaşanmışlığa dökülmüş hali.
Bütün bir gece sürdüğünü sandığım hikâye, bir andan ibaret olduğunu sonradan
–uyumaya beş kala- öğrendim. O rüyayı tekrar görmek için tekrar uyumak mı
gerekiyor? Gerekmiyor.
Uykusuz geçen
gecenin dili kâğıt kalemle açılıyor. Sessizliği yutarak başladı gecenin
hikâyesi. Onun için söylenen tüm şarkıların, sözleri içinde tutmayı denedi ve
her seferinde rengi bira daha koyulaştı.
Yıldızlar ne
güzel! Hem bu gece bulutlar da yok, gökyüzü bana ait. Boşluğa doğru çizilmesi
gereken hayallerim var. Yaklaşsam, dokunacak kadar yakınım sanki. Bu gece de
uyumayacağım, direneceğim uykuya aklım için, yıldızlara asılı düşüncelerim var.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Gerçi
Gerçi
umursamıyorum artık. Hep derler neyini seviyorsun diye. Doğru ya, eşyası
olmayan bir evi, dört duvarı kim sever ki. Aslında hepsi bahaneydi, nehir
manzarası, havası, denizi. Bunlar aldatmacanın yardımcı unsurları. Yazdığım
yazılar, evet, burada çok yazı yazdım, çoğu kez kabuğuma çekildim. Bazen de
hepsinden uzaklaşmak istedim. Başka şehirler, başka zamanlar, başka anılarla
–buranın yerini doldurur mu?- kayboldum, kapladım zamanın öteki yüzünde. İçime
sığmaz mutluluklar bırakıyorum buraya. Bir daha gelir miyim, hiç bilmiyorum.
Ama özleyeceğim. Yıllar önce benden çok şey kaldı burada; mesela çocukluğum.
Hayatımda en çok örnek aldığım kişinin anıları dolaşıyor mu dersin? O günden
sonra hiç ‘baba’ diyemedim ona. Çünkü çocukluğumun en derin sızısıydı bu. Hep
bir parça bıraktım ağzından çıkan her kelimede biraz daha döküldü hayallerim.
Yıllar sonra buraya geldim, tekrar bulabildim mi dersin? Sanmıyorum. Çok zaman
geçti üzerinden, başkaları çoktan başka anılar bıraktı buralara. Artık
benimkine yer yok. Sadece manzarayı göreceğim burada, baktığımda gördüğüm,
aklımda kalan.
Buraya tekrar
gelmek, ‘belki’ dedim, neden olmasın? Tekrar yeni anılar bırakmak uğruna. Evden
çıkıp buraya gelme isteğim hep bu yüzden. Peki neden, insan doğru düzgün eşyası
bile olmayan bir yere neden gelmek istesin ki? Ben geldim hem de isteyerek.
Dört duvar ne mi anlatır, bazen çok şey. Kışın soğuğunu hissettim. Duvarlar
bile soğuğa feryat ederdi. Üşümeyen tek yer belki de parmaklarımın ucuydu, bu
şekilde ısınmaya çalışırdım. Müziği kıstığımda duyduğum denizin sesi, boğucu
bir uğultu, ışığa hasret oda, hep gece lambası açık oturdum. Birkaç saat sonra
güneş doğacak her şey yeniden başlayacaktı, senin için de öyle mi?
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:42
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Gerçi
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Tüple Dalış
Suya tüple dalış
yapmak ve suda kalma çabaları, suyu sevme ve bundan haz duymak, aşka
dalmak. Ne kadar fazla kalırsan o kadar
fazla haz alıyorsun. Dışarıda ortalığı
kavuran güneşten korunma şekliydi belki de. Sessizce aşka dalıp dalıp gitme.
Bazen su yüzüne çıkmak da mümkün olan bir şey. Askta boğulup gitmekti bu.
Acı
çekmek, birinin yokluğunda duyulan his oldu çoğu zaman. Etkisini de gösterdi
her an aklında kaldığı sürece. O şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor diye düşündüğü
zamanlarda o bacaklarını germiş ağzı bir karış açık uyurken halini düşünmediğin
çok belli. Sen saçlarımı yastığa dağıtıp gözünü bile kırpmadan onu düşünürken
buluyorsun kendini. İçinde bilinmedik bir his var, içimi kemirip duran, karın
boşluğuyla kalp arasında bir yerlerde sürekli devam eden bir şey, aklına her
geldiğinde de şiddeti artıyor. Yutkunmak ne zamandan beri bu kadar zordu? Sen
onu düşünürken yaşamayı unutuyor başka bir boyuta geçerken o ne yapıyor biliyor
musun? Dur ben sana söyleyeyim, seni düşünmek dışında her şeyi.
Ne yaptın
başladın mı hayatını istediğin gibi yaşamaya? Zamanın geçip sana en iyi anı
getirmesini bekleme ve onu sen oluştur. Çünkü bekleyerek geçirdiğin her an
hayatının sana yaşadın mı diye sorulduğunda evet de, bekledim deme. Ne zaman
bunu gerçekleştirmeye başlarsan gerçekleştirmeye başlarsan o zaman hayatında
farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişim ağına takılmış bir kancası yoksa işte o
zaman hayatında farklılıklar göreceksin. Aklım geçmişin ağına takılmış bir
kancası yoksa işte o zaman yaşadığın anı yaşıyorsun demektir. Çünkü anı
yaşamakla anda yaşamak arasında büyük fark vardır. Bekleme! Şu dakikadan
itibaren her andan anlam ve sonuç çıkarmaya bak. Geriye baktığın zaman koca bir
hiçlikle karşılaşma. Hayat akıp gidiyor bir şekilde.
Tek bir söz
bütün bir ömre yeter mi? Yetiyordu işte. Kırık dökük kelimelerden kalan bir kaç
güzel kırıntıyla yaşıyorduk. Sessizce
sevip gitmekti bu. Rahatsız etmeden, geride onlarca acı ve keder bırakmadan.
Sen rahatsız olma, ben sessizce severim seni, tek bir şüphe ve delil
bırakmadan. Ama nasıl da bilemedim ki kusursuz cinayet işlenemeyeceğini. Sana
gelip kendimi öldürdüm ve şimdi de köşe bucak kaçıyorum sen denilen polislerden.
Mevsimsiz Sohbet
10:40
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Tüple Dalış
Yorum Yok
Devamını Oku
Dizilmesi gerekiyor
Küçük umutların,
büyük hayallere dönüştüğü anlarda yeniden doğduğumu hissederdim. Her şey senden
sonra yazılmaya başladı, bu yazı sende yazıldı, amiyane bir tabirle her
kelimede sen saklısın bu yazılarda. Özne sensin, yüklem ben, nesne de
yaşadıklarımız. Bir cümlede bambaşka bir hikâyemiz olacaktı. Ama bunun için
yaşıyor olmam gerekiyordu ya da en azından öyle görünmek. Beklediğim anlık
mucize, her şeyi değiştirebilirdi.
Dizilmesi gerekiyor.
Baştan
başlamak gerekiyor bazen. Sayfayı çevirip hayata dair yeni bir şeyleri daha
somut hale getirerek -yazarak- ele almak gerekiyor. Ne olacağını bilmeden, neyle karşılaşacağın
belli değilken bir yerlerde yeniden var olabilme isteği. Daha kötü bir durum da olsa bazen ona doğru
gitme arzusu. Yoksa istenilen sadece yer değiştirmek mi? Daha kötüye razı olup
yer değiştirme hareketine benziyor daha çok.
Şehrin
uğultusunda kaybolup sessizlikteki huzuru bulma çabasıydı hepsi. Sessizlikte
ilerlemek daha büyük cesaret istiyor aslında. Gürültünün içinde yürüyerek daha
kolay aslında, hataları örten sessizlik öyle değil mi? Her hatayı yakalıyor
sessizlik. Her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Acımazsızdır
sessizlik. Acıları saran acımasızlıktı...
Artık
bir şeyleri hatırlayamıyorum net bir şekilde. Ya unutmak istediğim için ya da
gerçekten unuttuğun içindi. Hatırlamama rağmen o şarkılar nasıl oluyor da onca
şey hatırlarcasına gözümün önüne getirebiliyordu ki?
Mevsimsiz Sohbet’ten
Sessizlik
Tek bir cümlenin
yükleminde takılı kalmak ve ilerleyememekti ironi. İlerlemeyi göze alacak
cesareti bulup geçmişin gölgesinden korkmaktı hiçbir şey yapamamak.
Sözcüklerin, olasılıkların ya da hayallerin verdiği özlemden kurtulmanın kolay
olduğu yer ancak, aklımda başlayan her şey, burada son bulmalıydı.
Sessizlik,
işte en kötü yanı buydu; anlatılamayacak kadar yok, hissedildiği kadar vardı.
Başkalarına hiçbir zaman anlatılamayan o sessizlikte yaşananlar önemsenmesi
imkânsız bir süreklilikte hız alıyordu. Ama nasıl olsa bir biçimde
ilerleyecekti. Bir an gelecekti bir de, o çok sevilen, her an içinde yaşanılan
geçmişin çeşitli biçimlerde anlamlandırılmış, geçmişin baştan kurgulanabileceği
o yerle buluşacağı bir an. Bir an ama etkisi her zaman sürecek bir an.
Eskiye ait o
görüntüleri, akılda kalan ne varsa durup dururken anımsanırdı tekrar tekrar.
Nerede başlayıp, nerede biteceği bilinmez bu gerçek, hayallerimin nedenini
oluşturan başlıktı bu, duvarlara karaladım bunları, gündüz okunmaz, ışıkta fark
edilemiyor.
Hayatın bana
getirdiklerini görmek için aynanın karşısında bir kere daha geçtim. Eskiden
aynaya baktığımda seni görürdüm. Her seferinde daha da farklı anlamlar çıkaran,
aynanın karşısında ne görürdüm de saatlerce orada öylece dikilirdim, o
sarhoşluk anlarını şimdilerde hatırlayamıyorum o anları Sen birisini hiç böyle
sevdin mi? Aynaya bakıp da onu gördüğün... Şimdi sadece hayattan yenik düşen
birisini görüyorum. Varsayımların aldanmalara yenik düştüğü bu akşamda
tükenemeyeceğimi sandığın bir izleğin ve sonuçlarını bile bile göze aldığım bu
sakıncalı serüvenin izini sürebilmek için gerekli, küçük ölümlerle sessiz
sedasız gözden kaybolmaktı. Ben kendime yeni aldanmaları yaşayabileceğim, beni
yaşamaya zorlayan hikâyeleri, insanları, hayalleri, hayalleriyle büyüleyen
onları konuştuğum eşsiz anlar...
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:35
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Sessizlik
Yorum Yok
Devamını Oku
Gün Geçtikçe
Kafamda
kurguladığım bu düzenin gerçek olmaması için yalvarırken buluyorum kendimi. Bu
kurulu düzen, olması imkânsız bir o kadar da hayal ettiğim kadar mümkün
olabilecek türden bir şeydi. Tek sığınağım aklım,, düzeni görmediğimde
saklandığım bu aklımın düşü, beni git gide kendine bağladı. Kurduğum hayallere
sahipken bir zaman sonra onların bana sahip olduğunu görmek, çaresizliğimin
ulaştığı en güzel noktayı tanımlıyor.
Yağmurun
ara vermeden yağdığı, güneşin bir süre ortalıkta görünmediği günlerde sahilde
yürümenin içini temizlediğini düşünürdüm. Öfkeli dalgaların rüzgârla bir olup
sahile vurduğu o zamanlarda üzerimdeki ıslaklığı hissedebiliyordum. Martıların
dört bir yana kaçışışını merak dolu gözlerle izlerken balıkçıların sesi uzaktan
gelirdi. Çığlık çığlığa uçuşan kuşların acısını düşündüm. Sahil kenarında ölü
balılar, ama geçmiş kadar korkutmuyordu.
Gün geçtikçe
sessizlik farklı bir boyuta geçiyor. Yaşanılan anların karşı konulamaz
güzellikteki anları unutulmaya yüz tuttukça akılda daha güzel izlenimi alarak
tekrar hatıra geliyorlar. Zamanın öldüremediği yüzünü mutluluktan sarhoş
olduğumuz zamanlarda dinlediğimiz şarkının nakaratını tekrar dinlediğimde
hatırladığımı anımsıyorum. Sensiz hiç gitmediğim o yerlere bu günlerde tek
başıma gitmenin verdiği hüznü peki sen kaldırabilir misin?
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:33
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Gün Geçtikçe
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
İsterdim
Bedelsiz,
acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız bir güzelliğin vardı senin.
Duygusuzlara göre çok kolaydın. Kurbanın doyumsuz şehveti vardı sende. En
kırgın, en yaralı insanları bile bir cellât yapardı o saf, o gerçeküstü sevgin.
Seyrederdim seni o uzak adamda, bir şey yapamadan seyrederdim seni, yazarken.
Buruk bir sevinçle izlerdim cellâtlarınla sevişirken aldığın tanımsız hazzı.
Nasıl da kıskanırdı seni; kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı.
Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı kıskandıkları gibi... Sen o
çıplak, bedelsiz sevginle bozardın onları, bütün dengelerini. Aldığın o hazla
kendilerine duydukları bütün sahte güvenlerini derinden sarsardın.
Kabul et artık,
kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen ölümünü istemedi mi senden? İstemedi
mi? Kabul et artık... Ben onlardan hiç
olamadım. Ben gözümü senden hiç
ayırmadım. Çünkü sen benim o saf çocukluğumdun. Sen benim yaralı, o kimsesiz
gençliğimdin. Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyordun. Dokunurken içimi
acıtan başında benim kanım var.
İsterdim bu
güzel havada oturup yapabileceklerimizi yazmak yerine bunları seninle yaşamayı.
Yaz
bitti. Evime döndüm yine. Ama hayalet sokaklarda parçalanmış kişiliklerim
dolaşıyordur yine bir başlarına. Yaz bitti ve beni o çok istediğim gülümsemeye
kavuşamadım. Bir zamanlar bu kentin sokaklarında mavi bir gülümseyiş olarak
dolaşan ve hiçbir kötülükten etkilenmeyen hayalleri kıskanıyorum: ama yine de
olabildiğince ciddiye alıyorum her şeyi, her ayrıntıyı, her görüntüyü...
Yazabilmek ve hayatı değiştirmek için içimi açtığım her yerden kötülük dolmuş
içine. Tutunmak için, edindiğim iktidarımı korumak için kendimden vazgeçtim. Ne
kadar gizlemeye çalışsam da, aslında öylesine güçsüzüm ki...
Yaz
bitti ve ben anladım ki yalnızlığımı sindiremeden dışarı çıkmışım, dünyayı
değiştirmeye, dünyamı değiştirmeye... Kendimi tanımdan kendimi kanıtlamaya
çıkmıştım. Yaz bitti ve ben sadece evime dönebildim. Artık pek kimseyle
görüşmüyorum. İnsanların yüzleri çoğunlukla ürkütücü geliyor. Konuşmak, yorucu
geliyor. Konuşmaya mecbur kalınca cümleler eksik bir şekilde dile geliyor.
Mevsimsiz Sohbet
10:31
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
İsterdim
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Seni sevmek
Seni sevmek,
ruhta izi kalmış yaraları başka bedenlerle gizleme çabasından mı ibaretti?
Farkındayım, en başından beri izi kapanmayan yaraların boşlukları üzerinde
umarsızca gezdim sana sahip olabilmek, sana ait olabilmek için. Sebepsizce
vazgeçebilme yetin de bundan kaynaklanıyordu. Zordu kabullenmek. Sana hak
vermek, haksızlığa haksızlık olurdu. Çünkü sen çoktan yargılamıştın beni aşk
mahkemende. Ve ne sonum başından belliydi sana varış noktam sandığım bitişte.
Bunun adı seni sevmek değil, hayatımın en güzel zamanları diye tanımladığım aşk
sarhoşluğumda kendimi aldatmak olmuştu.
Ne zaman baksam kıyılarıma, kırık deniz dalgalarında kendimi değil,
senin yüzünü gördüm bu zamana dek. Öyle bir gittin ki, sessizce. Fark etmedim
bile gittiğini.
Gittin.
Seni
sevmek, hayatıma yabancı gibi uzaktan bakmak oldu. Benimle olmadığın zamanlarda
o masum yüzünün ve saçlarının başları tarafından öpülmesine itiraz ederek
sayıklayıp uyanmak, adını tekrarlarla gökyüzüne ulaştırmak oldu seni sevmek.
Geceleri, sana hasret odamın yatağında sensizlik kâbusları görürken ter içinde
uyanmak, kendimin bile affetmediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın
benimki olması için gözyaşları içinde tanrıya yalvarmak oldu. Seni yasak bir
aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu sevmek. Bu
kadar sessizlik içinde sessizce gidişindi anlamsızca sana bağırmak, haykırmak,
ağlamanın nedeni Sonra çaresizliğe hapsolmuş pişmanlıkla sana tekrar sarılmak
oldu tüm yapabildiğim.
Uykunda
öpüyorum seni, kötülüklerden uzak, en masum halinle. Senin için bir şey
yapamayışımdaki duraktayım hala. Bazen küllükte saklıyorum seni. Tütündeki
dumanda buluyorum seni. Başıboş kalmış çaresizliğin ortalarlarında gezinirken
masumiyetindeki güzellikte buluyorum kendimi. Seni sevginden uyandıramam.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:17
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Seni Sevmek
Yorum Yok
Devamını Oku
İlk Önce
İki
aşkın arasında şaşkın, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbimi cebine
koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin “sizin” di.
Oturup zamanın o yağmursuz o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün
sadece yalayıp geçtiği boş pencerelerimde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o
ev... Susardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı
bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anlardan
birini seçip dondurarak... hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi,
bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurunda olmadan. Elin çaya
uzanırdı... Tenim dudaklarını özlerdi. Demlenirdik... Küçüldükçe düşlerin o büyülü
uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl
da ürkerdin. Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli ıslığı gibi bilerdi sesin
suskunluğumuzu. Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuma, düşlerimizin bir yerde
kesiştiğine inanarak istediğim bu hayattan çalıntı anlamı, beni bunun aksine
inandırmaya çalışan bir sesler ve ilk önce hep sen bilerdin.
Belki de sadece hayallerimde
yaşadın.
Seni
sevmek, hayatıma tanıklık etmekti benim için... Sabahları evden çıkmadan önce
uykumdaki o en masum halini öpücüklere boğarken, gitme, diye sayıklayan sesine
kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak sık sık işe gitmekti seni sevmek.
Seni sevmek, bunda yıllar önce, seni bir ideal gibi içimde büyütüp,
hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım
mektuplarıma, aynı incelikler, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğim
cevaplarıma inandırmaktı.
Seni
sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp nefes alabilmek
için, geceleri saatlerce tek başıma karanlık sokaklarda kalabalığın soluğuyla
ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak,
onların kaybetmiş, umutsuz hayatlarında geçmişin izlerini sürmekti.
Seni
sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları altında ruhumu ısıtmaya çalışırken,
aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi yanımda hissetme isteğine
sahip olmaktı. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için
saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti.
Karanlık sokaklarda, yerde sessizce bıraktığın ayak izin olmak istemekti. Bazen
bu bekleyişin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir
başka kadının yanında uyumaya benzerdi.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:15
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
İlk Önce
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Kendince
Geriye dönüp bakmadım. Bunu
yapmanın bu güne ve yaşadığım anı unutma ihtimalimi her an taşıdığımı hatırlatır
bana. Eğer geriye baksaydım, beklenmedik
bir anda karşıma çıkabilecek, unutmaya yüz tutmuş ama hala unutulmayan acılarla
bir kez daha karşılaşma ihtimali demekti. Çok derinimde saklı, bir yerlerde amansızca duran, bana ve kendine
durmadan yabancılaşan, bir zaman sonra
da hiçbir zaman tanımadığım bir yüz bulacaktım bu şehrin geceleri sessizce
odama giren ay ışığının altında. Yüzünde ona ait birtakım izleri ve eskisi gibi
yüzüne takındığı alaycı gülümseyişinin yansımasını görecektim. Çünkü geriye
dönmek bedeli olan bir şeydi. Geçmişimde kendine yer edinemeyen, bir zaman
sonra bir yabancıya dönüşen o insan çoktan kovulmuştu ruhumun sızlayan
yerlerinden. Yağmur yağıyordu. İncecik, kesik kesik bir yağmur... Tıpkı
nefesimi kesen anlar, anılar gibi... Tıpkı sevgin gibi, içimi önce ısıtıp sonra
beni yalnızlığın ve sahipsizin soğuk sularında, sahipsiz binaların kimsesiz
köşelerinde sensizlikten kararmış, yalnızlık kokan sokaklarına terk edişin
gibi... Tıpkı senin gibi, içimde hissettiğim aşk gibiydi yağmur, kesik kesik...
Soğuk sevgisi,
baktığımda gördüğüm kişiyi anımsatmıyordu bana. Bir gülümseyişi vardı, ona
benzemeyen. Ona ait olduğunu düşündüklerim aslında sadece düşüncelerimden
ibaret olduğunu yüzünün derinliklerine baktığımda ancak fark edebiliyorum.
Neden onu görmeyi ihtiyaç haline getirdiği günlerde ona gitmiyordum,
bilmiyorum; belki de içinde bana acı veren aşkında uzaklaşabilmek için onun
içinde bulunduğu dünyadan daha da uzaklaşmam gerekiyordu. Kendince bir sevgisi
vardı; soğuk, tuhaf. Bana baktığında kimi gördüğünden hala emin değilim.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:11
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
Kendince
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Yazarken
Yazarken,
ansızın o sen hareketleri aklım gelip de içinden bir an derin bir pişmanlık
sızısı yükselince, ne yapıyorum ben, diye sorardım kendime. Sonra bu sızı beni
ele geçirmesin diye, hayır, ben en doğrusunu yapıyorum, ikimizin iyiliği için
böyle olması gerekiyor, deyip o mükemmel doğrulanma, kafamdaki o oluşturduğum o
örmek iyilik idealime sarılırdım. Ve içimdeki sızıyı usulca dindirir, sonra da
kaldığım yerden yazmaya devam ederdim.
Bu
geceyi de ona ayırmıştım. O, bu gece, ruhumun kaçamak yerlerinde istediği gibi
dolaşabilirdi. Bu gece pişmanlıklar hiç olmadığı kadar uzağa kovulup, kafamda
tasarladığım belki de yanlış olan doğrular, bizi bir arada tutmaya gücü
yetmeyen iyilikler bizden uzaklara, o gizli karanlıklara çekilmeliydi. Bu gecem
sadece onundu. Bu güne ait hatırlamam gereken ne varsa ben ve ondan ibaret
olacaktı. Islak, karanlık ve ıssız sokaklar bizimdi. Sokak lambalarının altında
birbirimize sarılarak yürüdük. Her şey bildik ve tanıdıktı. Korku hudutlarına
çekilmiş cesaretim tekrar eski yerini alıyor, hayata duyduğum güven çoğalıyordu.
Eve giderken attığımız her adımda kaldırım taşlarının üzerinde biriken su
birikintileri cesaretimi suluyordu. O mutluydu, ben de mutluydum. Biz
diyebilmenin verdiği mutluluğu taşıyordum içimde. Onunla ilgili kurduğum
hayaller, onu sıkacak türden değildi. Yaşamını ipotek altına almadım hiçbir
zaman. Ayrılığı hatırlatan kelimelerden hiçbirinin o geceyi tanımaması ne büyük
bir mutluluk.
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:09
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yazarken
Yorum Yok
Devamını Oku
Yaşanacak Yer
Evdeki
sessizliği cama vuran yağmur taneleri bozuyor. Uzaklardan gelen köpek
havlamaları yıldırım seslerine karışıyor. Birbirimize karşı koruyabildiğimiz
heyecanın rağmen kelimeleri zor bela araya getirip bir kaç cümle
kurabiliyorduk. Evin sesi yankılanmasını sağlayan uzun koridorlarından
geçiyordum. Duvardaki onlarca anı dondurup çerçevelere koyduğumuz mutlulukları
inceliyordum. Her şey yerli yerindeydi. Masanın üzerinde duran kitaplar, özenle
dizilmiş kalemler, tozlu kalemlik, tıpkı yıllar önce olduğu gibi odamı saran
sessizlik... Bu sessizliği bozmak için aklıma gelen her şeyi saçmalamak
pahasına söylerdim. Bir şeylerin yolunda gittiğini kendime inandırmak için sana
onca sorular-yeri gelirdi çok alakasız ve anlamsız sorular- sorardım sırf sesindeki
tondan bir şeylerin iyi gidip gitmediğini anlayabilmek için.
Kabul etmek
istemeyecektin ama itiraf edeyim istersen: Seninle değildi benim derdim,
kendimleydi... Neye yaradı ki seni anlamam. Neye yaradı da o kanayan sesini içimde
hissetmedim. Benim derdim seninle değil,
aynaya baktığımda göremediğimde. Boşluklarımı saklayarak yaşıyorum;
aynada gördüğüm sadece bir hayalin yansıması artık. İyilileşmez yanlarımı
saklayarak yaşıyorum. Görüldüğü gibi değil, dile geldiği gibi saklarım, korkuyu
andıran cesaretimi. Yaşamdan uzaklaşmak istediğim zamanlarda beni geri
çağırabilsin diye.
Yaşayacak
yer bırakmadılar bana, kentler onlarındı. Köyleri özledim bu yüzden, kıyı
kasabalarım, ormandaki tahta pencereleri olan kulübeleri... Ama kentlerin
dışında nereye sığınsam, içime bıraktıkları o binlerce kimsesiz yüzün
haykırışından kurtulamadım, o binlerce yüz içinden kendi yüzümü bulamadım.
Senin yüzünü...
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:04
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yaşanacak Yer
Yorum Yok
Devamını Oku
Sayısız Ayrıntı
Hazırlayıp önüme
sunmam gereken onlarca soru var gözkapaklarımın ucunda. Bu gece anımsayıp
tekrarı yapılmadan bitireceğim hepsini. İçimde bir takım kırgınlıkları
yaşayabilmiş olmaktan kaynaklanan bir buruk sevinç dolaşıyor. Sabaha doğru
kandırmaya başlayacağım kendimi, onun yerine başka birini düşünerek uyanacağımı
hayal edip bu şekilde davranmanın miladını başlatacağım bu gece. Ay, ileride
eşsiz bir güzellikte batmaya hazırlanıyor. Kapının o anda birdenbire
çalındığını hisseder gibi oluyorum. Aldanmalara güvenmek beni hala, çok tuhaf
bir biçimde mutlu ediyor.
Ondan
kaçmaya çalışırken, sonradan anladım kendimden kaçmanın aptallık olduğunu.
Dengemi arıyordum, kaçışı sonlandıracak çıkmazdan kurtulacağım o umudu. Dengemi
nasıl bulacaktım? Aşka sahip olmanın bedeliydi belki de onda esir olmak. Kendi
oluşturduğum labirentin faresiydim. Kendime ulaşmak adına verdiğim mücadele de
aşkın koridorlarında koşmaktı.
Oradaydım,
değişkenliğin hiçbir zaman değişmediği yerde. Ve oradan sürekli değişen bu
hayatın kareleri arasında en çok görmek istediğim pozların arasında, istediğim
kentlerin, kaçışların sonuncusunda başka şeyler deneyerek ortaya çıkarıyorum. O
geceyi, yıllardır olduğu gibi sonsuz boğulmalarla sürüp giden, konuşmaların,
dokunuşların hep bir yerde anlamını yitiriverdiği gecelerden birini daha
yaşamla, eve döndüğümde hiçbir şey düşünmeyecek kadar sarhoş, yatağa uzanıp
kalakalmak için...
Denizin
yolumla kesiştiği yerden baktım hayatıma. Issızlığın kalabalık olarak
algılandığı bu dalgakıranların yanında hayatımdaki durağanlaşan her şeyi
değiştirmek için kendimce karar aldığım günü hala hatırlıyorum. Günün birinde
dünyanın ışığını birdenbire değiştiren o rastlantının nedeni yıllar yılı
anlayamadığım bir düş yıkımına dönüşmesinden sonra gittim, hep uzağa, herkesin
dediği gibi unutmak için. Ne de çok görüntü girdi yaşama, yüzler, köprüler,
duvarlar, kuşlar, sokaklar, parklar, kitaplar, bana bütün yaşamım boyu
silinemeyecek, o, bir yere ait olamam duygusunu kazıyan sayısız ayrıntı...
Mevsimsiz Sohbet’ten
10:02
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Sayısız Ayrıntı
Yorum Yok
Devamını Oku
Sen De Seversin Yağmurlu Geceleri
Bu manzaranın
eski güzelliği yok artık. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Ağaçlar yaşamdan yılmış
yaprak dökmüş, karıncalar artık toprak altında, denizin o eski sakinliğinden
şimdi eser yok. Tüm doğa küskün hayata, şehirleri saran yalnızlık öyküsü
kitaplara sığmayan türden. Artık anlamı bilinmeyen yüzler kaldı geride,
tanımsız ve bir o kadar da kendini betimlemekten yoksun. İlaçların yeni dolabı
masamın üzeri oldu. Ne zaman bitecek bu kış, ne zaman yaz geri döner o günler
tekrar geri gelir? Sabahların hâkim olduğu günler geride kaldı çoktan. Şimdi
günlere gecelere hâkim ve gündüz hep mağlup oluyor. Karanlık odanın
aydınlattığı gece lambası, soğuk odayı ısıtan sigara dumanı...
Uzun bir süre
sonra uzak diyarlardan eve geldikten sonra içimde oluşan bana ait olmama hissi,
anlamı ya hayal kırıklığı ya da yıllardır yanılmış olmanın verdiği mutsuzluk.
Benimsenen dört duvarın bile yabancılaşması aslında sahip görünen onlarca şeyin
gözümdeki değeri birden kayboluveriyor. Peki ya geçmiş? Geçmiş, orada, bir
yerde duruyor. Geride kalıyor ama yok olmuyor. Duvarlarda izi kalan o geçmiş,
geride kalan diğerleri gibi bir kenarda artık. Bu anın yaşanması onu hep geriye
itekliyor, itekledikçe daha da biçimsiz bir hal alıyor. Aslında hayat da zaman
gibi, birkaç tarih ya da isim hayatı tanımlamak için yeterli gelmiyor.
Yaşanmışlıklar, caddeler, sokaklar, renkler, sabah doğan güneşin ilk ışıkları,
gecenin karanlığına karışan kahkahalar, adresler, gülüşler, sayısız ayrıntı
ortaya çıkıyor hatıranın derinlerinde.
Gecelerim
yağmura emanet bu kış günlerinde. Defterim sahip çıkıyor aklımdaki kurgulara.
Başlaması kolay bitirmesi zor olan düşüncelerin ağırlığından kıvrılıyor
kâğıtlarım. Hissediyor musun yağmuru, dokunmak, hissetmek... Bir dinlesen, sen
de seversin yağmurlu geceleri.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Başka Yalnızlıklar
Bu yalnızlığın
üzerine başka yalnızlıklar atarak dolduracağım gecenin boşluğunu. Kaderin
değişmez senaryosunu yazıyor ve oynuyorum değiştiremeden. Oynadığım oyunun bir
parçasıydı herhalde her gece parça parça ölmek. Geçmişi bazen düşünüyorum da ya
da hep ondayım -tam olarak emin değilim bundan-, mutluluktan sarhoş olup sanki
tek beden gibi sokaklarda yürüdüğümüz, ne konuştuğumuzun farkında olmayıp,
saçmaladığımızı fark ettiğimiz an birbirimize bakıp dakikalarca kahkahalar
attığımız o anları özlemekle meşgulüm şu günlerde.
Bazen unutmayı
başarabildiğimiz her şey, bir insanla geri döner ve akılda oluşan her şey
karmakarışık bir hal alır. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlış ne varsa birbirine
geçer. Tek istediğim benden bu denli gidişinin nedenini öğrenebilmek. Doğru ve
yanlış hükmü alan tüm kararlar gözden tekrar geçirilmek üzere akıl mahkemesinde
yargıladım tekrar tekrar. Hafızanın derinliklerine gömülen her ayrıntı, beynin
ortasındaydı şimdi. Yavaş yavaş sevmek,
bir anda unutmanın en büyük engeliydi, bir anda unutamamak da unutmanın.
Vazgeçmek, düşünme gerçeğini değiştiremiyor ne yazık ki! Seni bulmak adına
kendimi kaybettim. Gidişinde hatırlattıkların benim unutmak için
çabaladıklarımdı.
Unuttuğumu
sandıklarım, en çok hatırladıklarım. Düşüncelerimde kâğıtta, ıssız yalnız bir o
kadar da haksız. Kelimler ağır basıyor uzadıkça uzayan, sonu görünmeyen
gecelerde. Nedenini anlamaya çalıştıklarım bildiklerimin bilemediğim
ayrıntılarında gizli olduğunu yazarken fark ediyorum. Geceler ki gündüzleri kör
ediyor. Sessizliğiyle haykırıyor gece. Bazen güç bela sabahın olduğu da oluyor,
halsiz bitkin bir şekilde yeni gün başlıyor. Yazdıklarım kağıtta kalıyor,
kalemin mürekkebi gün ışığını görünce kuruyor. Kurgular, düşler, önüne geçemediğim onca yazgılar birer birer
bitmeye başlıyor. Ayrılık gündüzün değil, gecenin konusu. Satırlara işliyor
ayrılığın kokusu, baygın bir is gibi. Artık o satırlarımda, hep bende saklı
kalsın diye.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Yazdığım Gibi
Senin için hiçbir
şey ifade etmeyen anlatılarımın yerini bana dair ben hiçbir şey getiremeyeceksin
yerine. Şimdi o nehrin karşısındayım. Hatırlar mısın sana resmini gönderdiğim o
nehir, berraklığıyla ve güzelliğiyle sana benzettiğim o nehir. O nehre bakıp
içimdeki seni görmeye çalışıyorum. Bende bıraktığın izleri, anıları ve her ne
varsa işte şimdi hepsi karşımda. Sen hiç sevdin mi bir şeyi aynı bağlılıkla?
Bende bıraktığın anılardan çok geride kalan izleri görüyorum burada –zaman hala
ilerliyor mu?-. Yanlış giden bir şeyler olmalıydı, yaması yapılamayacak kadar
büyük. Sana kızıyorum sonra... Kendime kızıyorum... Ardından susuyorum. Ben
ancak susarak alışıyorum bu duruma –bazen de yazarak-. Uzaklara ait olduğumu düşünüyorum
sonra, hiçbir zaman ait olamadığım uzaklara, artık yetmiyor buralar, sessizlik
farklı bir biçimde burada. İçimden sessiz bağrışmalar geçiyor. Bildiğin gibi
değil, yazdığım gibi artık.
Mevsimsiz Sohbet'ten
09:52
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yazdığım Gibi
Yorum Yok
Devamını Oku
Dinlediğim Müzik Gibi
Dinlediğim müzik
gibi sevdim seni, her zaman yanı başımda hissettim.
Gecenin en
karanlık vakitlerinde ortamı aydınlatan sigaranın ışığı vardı. Bizi güneşe
yaklaştıran konuştuklarımızdı aslında –gece böyle ilerlerdi-. Çıkardık
üstümüzde yıkanması gereken ne kadar öteye itilmiş, bir başına bırakılmış
düşünce varsa. Çırılçıplak kaldı duygularımız orada. Ama utanmıyordum çünkü
sadece sen ve ben vardım orada. Ne varsa açıktaydı, tüm düşlerimi
okuyabileceğin kadar netti her şey. Elimize aldık kirlenen düşüncelerimizi,
birbirimize olan önyargılarımızı. Konuştukça yıkanıyor, yıkandıkça
temizleniyordu. Sigaranın ışığı ve dumanı da kurutuyordu o eski hırpalanmış
düşünceleri. Saatler sürse de değiyordu buna. Bazen susardın, konuşmazdın. İlk
defa o zaman farkına vardım susarak neleri paylaşabileceğimizi, neleri hissedip
aynı anda yaşayabileceğimizi. Kurumaya başlıyordu düşünceler, konuştukça
kurudu, kurudukça yeni gibi oldu. Tertemiz, el değmemiş fikirler, tüm
önyargılarımı yıktı attı. Aklımdaki en ufak bilinmezlik bile ortadan
kayboldu. Yepyeni düşüncelerim vardı
artık. Her şeye yeniden başlama umudu doğuyordu içimde. Bir ayna gibiydin.
Tıpkı ben kadar berrak, ben gibi sen…
Sözcüklerin
ardında onun olduğu düşüncesi oluyor hep aklımda. Kelimelerin onu bana
getirdiği düşüncesi, sayfaların ona geldiği anlarda etkisi artıyor. Onu
bulabilme adına gezindiğim tozlu kitap raflarında geçti günlerimin tamamı. Ama
pişman değilim hala imkânsızlığın sınırları denilen seninle olma ihtimalini
arıyorum burada. Hala o umudu taşıyorum ben.
Mevsimsiz Sohbet’ten
Belki de
Belki de en
başından deli olmak gerekiyordu aşka sahip olmak için. Aklı başında olan istese
de âşık olamıyordu zaten. Çünkü aşk delilerindi en başından beri. Şizofreni aşk
için geçerli bir nitelikti aslında. Delirenlerin delirme nedeni âşık olmak
mıydı? Aşka âşık olmak... Aşka âşık oldum ben, sana âşık oldum... Belki de
yazmamın tek nedeni sensin, sana ulaşabilme isteği. Yazdığım her satırda ince
ince işlediğim yalnızlık var. Eminim ki mutlu olmak için bunu yapmak
gerekiyordu. Acı çekmek ilk kuraldı aşkta. Belki de aşkı besleyip büyüten
çekilen acılardı. Acı çekmek ve aşk... Varoluş tarihleri aynı olan iki kardeş
gibi... Ama çeken de bir yerden sonra deli diye anılıyordu işte. Nerede başı
öne düşük, kaldırımları seyredip gökyüzünü unutan birini görsem aşkı içimden
sessizce anar ve yoluma devam ederdim.
Bazıları için
bir bedene sahip olmaktı aşk. Bedeni ruhtan ayırmak kadar zor ve yorucu
olduğunu bilmeyen korkaklarla dolu etrafım... Aslında ruhu başka bir ruha
taşıma sanatıydı aşk. İşçiliği en iyi olan mutlu olabiliyordu ancak. Ağır bir
bedeli vardı. Denemeye kalkanlar da delirenlerdi. Zaten aklı başında olanlar
cesaret edemeyenlerdi. Deliler de akıllıydı bir zamanlar. Aşkı tatmanın
diyetini ödeyen oldular. Aşkı bedenden
sıyırıp ruhlarda arayan delilere...
İlk o itti beni.
İtti ve devamı geldi zaten. Ardı ardına yıkılan taşlar, ufak bir hareket
sonucuydu olanların tüm nedeni. Tek
dokunma tüm yaşanmışlığın tetikçisi olmuştu. Ufak bir göz kayması yıktı
içimdeki tüm denge taşlarını. Sonuna kadar yıkılan yüzlerce taş... Durdurulması
imkânsız domino taşı misali. Neden hepsi birden yıkılmak zorundaydı ki?
Yazmanın
nedeni buydu aslında, sevmek. İçinde tutamayınca kâğıda dökülüyor her ne varsa.
Ne yazdığımı bilmeden bir şeyler karalamaktı kâğıda. Akışına bırakıyorsun
yazmak istediklerini. Bir şekle giriyor tüm sözcükler sevmek karşısında.
Anlamsız harflerin doğması, bir araya gelip mutluluk tablosu çizmek için
verdiği mücadele. Özgür bırakılan, kendiliğinden bir sis bulutu gibi yoğunlaşıp
aşka yağan düşünceler. Yağmasıyla yıkılması bir oldu düşüncelerin. Tüm
dengeleri yıkan Kalpte kalan yıkık domino taşları.
Mevsimsiz Sohbet’ten
01:15
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriBelki de
Deneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
Yol Gösterici
Yazmanın bir
ihtiyaç olduğu hissi günden güne duygular üst üste yığıldıkça bendeki yerini
daha çok almaya başlıyor. Onu kendim için bir yardımcı, yol gösterici olarak
görüyorum. Dilime kadar ulaşamayan kelimelerin yeri artık elimdi. Bazen de her
şeyin düşmanca bir yüz takınmaya başladığı zamanlarda beni, bilincimi, bedenimi
dolduran bir şey, gözleri değil de kâğıdı doldurmak. Yazmak yalnızca bir
aldanma aslında. Her şeyi yeniden kurgulama şansını düşünmek, beni büyük bir
yanılgının kıyısına doğru sürüklemek için yetebiliyor bazen. Yanılgılara
saplanıp kalmaktan başka bir şey değil. Hep bundan dolayıdır yazılarım parça
parça, kesik kesik nefes alınan nefes gibi. Orada burada bırakıyorum, bir araya
gelip de yine bu yaşamı hatırlatan yapmacık kurgularla başımı döndürmesin diye,
kaçtığım o büyük boğuntuya kendi kendime yeniden yaratmayayım diye.
Bir o kadar da
acımazdı aşk. İçimdeki sen yaşadıkça ben ölüyordum günden güne. Bizim hikâyemiz
sarmaşıkla ağaçtı, bülbülle güldü, seninle bendi... Yazarak sana ulaşmaya
çalışıyordum bu satırlarla. Yazı gibi değil, hayal gibi yazdım, sen gibi
yazdım. Tüm satırlara ve içimde ölüye atfetmişim tüm hayatımı...
İmkânsızlığı
çağrıştırıyordu aşk bana! Sıcak yaz günlerinde titreyip battaniyeme sımsıkı
sarıldığım anlar aklıma geliyor. Elimde bir fincan kahve, karşımda duran
siluetine ikram ediyordum. Hani bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardı ya,
artık sadece buna inansam yeterli olduğunu düşünür oldum o günlerde. Üşümeye devam ediyorum o günlerde, aklımdaki
yalnızlığın acısıyla. Evimin koridorlarında dolaşan hayaletini yakalamaya
çalışıyorum her defasında. Seni yakalayamayınca kalbim yoruluyor, ter
gözlerimden akıyordu. Tütün yerinde yokluğunu sarıp içtim ve kendimi erimeye
bıraktım içtiğim her sigaranın altında.
Mevsimsiz Sohbet’ten
01:13
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yol Gösterici
Yorum Yok
Devamını Oku
Eski Bir Şarkı
Eski bir şarkı
hatırlatıyordu bazı şeyleri; akla gelmeyen, yitirilmiş, kenarda köşede kalan
hayalleri. Onlar tam bir öksüzdüler duygular karşısında. Yıllar boyunca iki
kelimeye hasret, aklımın bir köşesinde bekliyorlardı, içlerindeki sonsuz hırlayan
çaresizlik ve karamsarlıkla birlikte. Yıllar yılı bitmeyen bir mücadele.
Bunlardır aslında baş ağrısının nedeni. Kül tablasına basılan her sigaranın
arkasından edilen küfürler, hep bunlaradır aslında. Duygusuzluk diye söylenir
anılar ve hayaller. Ama bilmiyorlar ki nefret ve sitemle tıklım tıklım
doldurulduklarını. Sadece duygu istemekle yetmiyor fakat bundan duyguların
haberi yok, hepsi bu.
Sabaha doğru
yağmur yağmaya başlıyor - günün
yorgunluğunu üzerimizden atmak için akşama doğru sahile gittiğimizde de sağanak
başlamıştı-. Ellerini hareket ettirmeye çalıştığını görüyorum. - o soğuk kış günlerinde üşüdüğü zamanlarda
bana sımsıkı sarılır, ellerimizin hiç ayrılmaması için yalvaran gözlerle bana
baktığını görürdüm-. Hemen yanına gidiyorum, ayıkacak gibi olduğunu fark
ediyorum. -kendini kötü hissettiği
zamanlarda hep yanında olmaya çalışır, can sıkıntılarını, mutsuzlukları beraber
demlerdik çaydanlıkta-. Bir şeyler söylemeye çalıştığını hissedebiliyorum,
kaşlarını kaldırıyor, dudaklarını oynatmaya çalıyor -kadeh kadeh içerdik, birbirimizi hiçbir zaman bırakmama adına edilen
yeminleri, konuştuğumuz her sözcüğün içinde bir tutam aşk olurdu ya da ben
eklerdim onu her seferinde-. Makineden gelen onun kalp sesiydi, ama neler
hissettiğini gösteren bir makine değildi. Ölümün içinde kaybolan vücudu sanki
her an biraz daha eriyordu.
Mevsimsiz Sohbet'ten
00:45
Yazar Muhammed Alparslan Budak
Kategori#mevsimsizsohbet
Deneme
Eski Bir Şarkı
M. Alparslan Budak
Yorum Yok
Devamını Oku
Ne de güzel
Ne de güzel
işlerdim bu konuyu, sanki tek bildiğim şey buymuş gibi. Anlatsam roman olur
derler ya hani aslında ben çoktan yazdım. Nasıl gittiyse yazı kendi akışına
bıraktım, o da bir şekilde yolunu buldu. Benim temam hep aynıydı. Attığım
başlıklar hep seni anlatıyordu. Yazıyı nerede bıraksam da sana geliyordu evden
kaçan yaramaz bir çocuk edasıyla. Bıraksam bütün kelimeleri hepsi birleşip seni
anlatacaktı. Amacım da buydu zaten; konuyu her defasında bize getirmek.
Bundandır hep içinde anlatım bozuklukları olan devrik cümlelerin olduğu
diyarları anlattım hepsini göze alarak... Konu bize gelince çok da göze
batmıyordu bu. Bazen de anlamı olmayan bir yığın kelime topluluğu. Başka ne
olabilir ki?
İnsanın
kafasında kendi kendine tasarladıkları nasıl olur da tutsaklık nedeni
olabiliyor, nasıl insanı esir edebilirdi? Ediyordu işte. Hem de bazen tahmin
edilmesi güç olan şeyler bunun bir nedeni oluyordu. Bundan kurtulmanın en iyi
yolu buna alışmaktı. Bazen de özümsemek de en mantıklı seçim olabiliyor. Ve
emin olmak gerekiyor yaşanmışlardan, hisler yalan söylemez. En çok da hisler
doğru yerde olduğunu anlayınca tepki verir.
Doğru yer belki de insanın eksik yanını tamamlanmış hissettiği yerdi.
Aslında bir yapbozun iki parçası gibiydi aşk. Doğru parçalar birleştiği zaman,
ancak o zaman anlamlı ve tek bir görüntü ortaya çıkıyor. Bunun için iki
parçanın da iyi bilinmesi gerekiyor aslında.
Belki de
bilmekten daha fazlası, sezme yetisi gerekiyor biraz da. Aslında aşk,
karşılıklı konuşmanın ötesinde bir şey, aşk konuşmadan çok susmaları
barındırıyor içinde. Aşk, hassasiyeti barındırır. Çoğu kez susmak zorunda
kalıyor insan, konuşulmaz bir halde buluveriyor kendini. İşte bu suskunluktaki
sessizliğin verdiği düşüncenin manasını çözebilmektir aslolan. Çünkü insan
yalnızken düşünemiyor bunu, yapbozun bir parçası eksikken manzara
anlaşılamayabiliyor çoğu zaman.
Mevsimsiz Sohbet
00:42
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Ne de güzel
Yorum Yok
Devamını Oku
25 Mayıs 2015 Pazartesi
Yazmanın Nedeni
Aklımda çalan o
müzik, açmaya başlayan çiçekler… Bunlardı işte huzurun habercisi. Aslında en
önemlisi de bana seni çağrıştırıyordu tüm bunlar. Bir an önce gelsen de keşke
bu dağınık ve karanlık odayı beraber toplasak ne de güzel olur aslında. Sensiz
bir anlamı olmayan kırık dökük birkaç eşyadan ibaret hepsi. Anıları çekince bu
odadan çekip gitmek geliyor içimden düşen her damladan sonra. Belki de seni
düşleyerek baharı beklemek gerek bazen. Belki de bir dal yakarak bu mümkün
olur. Zorla çiçek açtırdım bahçedeki ağaçlara sırf baharın geldiğini sana
kanıtlamak için. Bak, yağmur yıkıyor toprağı -geçmişten kalan o izleri-. Akla
hayale koymak istemediğimiz o şehirler, tanıdık yüzler, sokaklar, caddeler ve
geride bıraktığımız ne varsa çoktan toprağa karıştı hepsi, yağmurla yıkandılar
bir dahaki baharlarda üzerine taptaze tohumlar ekmemiz için.
Karşında yanıyor
düşüncelerim aklıma geldiğin andan itibaren. Yoksa bunu hiçe sayıp aynı zamanda
sen de baharı mı yakıyorsun? Neden tam da böyle bir zamanda ama? Baharın
gelmesine çok az kaldı. İçimdeki sensizliğe karışan sessizliğe söz geçiremez
oldum, artık dinlemiyor beni. İlle de sen diyor, engel olamıyorum bir türlü.
Her yanımda sensizlik varken neden yazacağım bunca şeyi? Özür diliyorum senden,
aslında bunu başarmış olmam gerekirdi; sana “Özledim” kadar kısa ve anlamlı bir
cümle kurmalıydım fakat olmadı, diyemedim, konuşmaya çalıştım konuşamadım.
Kalpten gelen cesaretim dudaklarımda kırıldı. Cesaret de yetmiyormuş bazen,
cesaretin somut haliydi sana karşı kurduğum her cümle. Dudaklarımda taşıdım onca kelimenin
ağırlığını, dudaklarım yandı her defasında söyleyemediğim onca kelimeden sonra.
Hiçbir zaman“Özledim” diyemedim. O günden beri hep yazıyorum. Oysa hep
istemişimdir ağzım yorulana dek adını tekrar etmeyi. İçimdeki sensizliğe
susamış kalbimi adınla sulamak benim için hep bir hayaldi.
Mevsimsiz Sohbet
07:33
Yazar Muhammed Alparslan Budak
KategoriDeneme
M.Alparslan Budak #mevsimsizsohbet
Yazmanın Nedeni
Yorum Yok
Devamını Oku
Dengesizlikteki Denge
Değer kazanan ve
kaybeden şeyler oluyor sürekli hayatımda. -dengesizliğin dengesi bu şekilde
koruyor kendini- Bazı şeylerin etkisi bir hayli azaldı, varla yok arasında
kalan yok’a en yakın kısım kadar. Etkisi azalanlar, mevcut olanlar için farklı
bir bakış açısı kattı, bazı şeylerse birden farklı bir hale büründüler, yeri
geldi hayatımın olmazsa olmazı dedim. Yaptığım şey de bu ikisini karşılaştırmak
ve sonuçları açık ve net şekilde görmemdi. Çünkü bir iniş bir de çıkış vardı bu
yolda. Karanlık ve uzadıkça uzayan bir yoldu bu. Yolumu bir kaybediyor, bir
buluyor, sonra yine kaybediyordum. Ne olduğunu öğrenme inancım beni yolun
sonuna kadar gitmem için zorluyordu adeta.
Aslında bakarsan
bunların hepsine bir özür borçluyum. Yaşamadıklarıma ve yapamadıklarıma karşı
aldığım bu sorumluluk ve sahiplenme düşüncesi elimdekileri öksüz ve yetim
bırakmak için fazlasıyla yetti de arttı. Sahip olamadıklarımdan düşündüm geriye
kalan yanlarımı nasıl koruyabileceğim. Sahip olamadığım sendin bir o kadar da
vazgeçemediğim...
Ama
en çok da sana özür borçluyum. Belki bir gün affedersin. O zamana kadar devam
et kafamın üzerinde gezinen bir bulut olmaya. Güneşe çıkmayı, seni arka planda
bırakmayı da düşlesem, ama devamı bilindik hikâye: yoğunlaşmış gözyaşı kütlesi.
Seninle ben gibi bir şey duyguların gecenin tonlarında buluşması. Farklı
anımsamalarla dolu bulutlar ve ardından bizleri ıslatan sağanak yağmur.
Mevsimsiz Sohbet'ten
Bazen
Bazen ilginç
olan bir takım şeyler olabiliyor hayatta, insanı mutluğun kıyılarına sürükleyen
küçük kaçamaklar -ben bu şekilde adlandırırım-. Ya da mutlu olmak için fırsat
kollayıp, karşımıza çıkan her şeyi mutluluktan mı sayıyoruz? Hangisidir bilemem
ama bence en güzeli bu işte: zamanın ve mekân denilen anlık anımsamaların
hesaba katılmadığı bir şey bu. Elde edilmek istenen şey elde edilmişse gerisi
çok da önemsenecek gibi değil. Ne kadar da güzel! Biraz huzur… Kafamı arkaya
yaslayıp omuzlarımı gevşeterek yapardım bunu. Huzurla katılan sessizlik - mutlu
olmak en iyisi-, en çok istediğim şey aslında buydu. Mutluluğu huzurla
birleştirip bir bardağın içine atıp kahveyle karıştırmak, daha ne olsun ki?
Aklım onca kirli şeyden arınmış berrak bir su temizliğinde artık.
Temizlendikten
sonra kalbim de öyle oldu sanırım. Artık geçmişin o sivri bıçakları köreldi ve
çıkarıldı içimden. Ne olacağı bilinemez ama artık kirlenmeyeceğini umuyorum. –
ya da bunun için daha dikkatli olmak, “kendine iyi bak” derler ya hani, onun
gibi bir şey- Aslında bu yepyeni bir başlangıç yapmak için ne de güzel bir
fırsat. İçimdeki her şey eskiye göre daha canlı, daha renkli, kış beyaz
olabilir temizleyince yeryüzünü renkler beliriyor ardından. Ve bahar. Baharı
bekleyen doğanın heyecanı vardı içimde. Tek üflemeyle yerinden kalkacaktı o
kalın kar tabakası. Her şey bu kadar kolaydı işte. Baharın gelmesi demek,
içimdeki buzların tamamen erimesi ve o iç titreten soğukluğun bitmesi anlamına
geliyordu. O tabloyu görebilmek gerçeğin bitip hayallerin başladığı yer kadar
yakın.
Mevsimsiz Sohbet'ten
07:17
Yazar Muhammed Alparslan Budak
Kategoribazen
Deneme
M. Alparslan Budak
Mevsimsiz Sohbet
Yorum Yok
Devamını Oku
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Gecenin Sonunda Bir Davaya Uyanmak
Susuzluğa durmuş bir kalbin
Küskün şafaklara şarkısıdır.
Ben adam olmaya yeminli bir çocuk
Duyamadığım çığlıklar büyütüyorum içimde
Bir nefese bombalar damlatacak kadar tesirli
Bir hayata çarpıp kalacak kadar kadim
Avuçlarımdasın, hissedemiyorum
Aklımdasın, dokunamıyorum
Bayındır kılınmayı bekleyen dünyalarda
Küfürlere basarak
Kör topal yaşamaya çalışıyorum
Adın yazılıyor yavaştan
Sessiz mühürlere
Bu, bir çocuğun kafasına kurşunlar yağdırmasıdır
Bu, bir çocuğun adam olma davasıdır
Yürümekteyim görülmemiş dik yokuşlardan
Arşınlanır yabancı evler çarpa çarpa
Vurgun damağıma yapışır kalır
Nasır tutan vücudumda birikir nefesin
Ellerimle, dudaklarımla, tırnaklarımla hissederim de
Bir tek kalpten akla gidecek
Uçurumlar kapalıdır
Sarhoşluk lakırtılarının tam ortasındayım
Bilmeden yaşarmışçasına
Suni çalkantılara terk etmişim yazgımı
Harami güzelliklerle bezeli bir bedene koşturuyor ruhum
Duyduğum kahkahalar büyütüyorum içimde sabaha karşı
Kurşunlarla sevişme merasimlerinde
Fakat ne zaman kaldırsam başımı
Çiçekler ihanet kokmaya başlıyor
Gözlerinde okuyorum yeminini bir çocuğun
Gülünç dosyalara sıkıştırıyorum
Alelacele bir kavganın yapraklarını
Sahiden, ne zaman kaldırsam başımı?
Adın siliniyor yavaştan
Sessiz mühürlerden
Bu, bir çocuğun sokaklarda yalnızlığını haykırmasıdır
Bu, bir çocuğun adam olma davasıdır
Takdirin sevimsiz tadı değiyor
İhtimaller üzerine kurduğum dünyaya
Kapıları zorluyor zamansız görünmeye çalışan bir veda.
Yırtarcasına şuurumu, yakışıksızlıklar sıralıyorum peş peşe;
El değmemiş bir adım atıyorum.
İsmini kovuyorum her yandan;
Sımsıkı yeminime sarılıyorum.
Tek kişilik bir kaosta kaybederken bir yanımı;
Bir yanım uyanıyor görünmezlik uykusundan.
Sen yol alırken dönülmezlik vakitlerinin doruğunda
Hiç bilmediğim adını fısıldıyor bir kader
Geri dönen mektuplarımda
Ben seni buluyorum.
Duydu küskün şafaklar
Susuzluğa durmuş kalbimin şarkısını
Duydu duyumun arkasına yuvalanmışlar
Kalpten aşka giden uçurumların çağrısını
Gördü zerreme kadar idrak yolların sonunda
Sessiz mühürlerin damlasını
Artık sevebildiğim saltanatlardan bana kalan
Yüreğime düşmüş bir devrimin yankısıdır
Bu, bir çocuğun adam olma davasıdır
19.05.2015
05.36
17:02
Yazar Murathan Aktürk
KategoriGecenin Sonunda Bir Davaya Uyanmak
Onur Dönmez
Şiir
Yorum Yok
Devamını Oku
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























